Ölüm

16.3.09


size birşey söyleyeceğim ama aramızda kalacak; hepimiz ölücez! bu yeni keşfettiğim birşey değil aslında. biyoloji kitaplarında bile geçer, "canlılar doğar, yaşar, ölür" diye. ama Six Feet Under'a başkayıp, bir süre devam ettikten sonra bu olay beynimde daha büyük yer kaplamaya başladı. Talento'nun geçenlerde bana verdiği bir spoiler var dizi hakkında, ve her bölüm için geçerli bir spolier; "abi biri ölüyo". en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde, en olmadık şekillerde ölebiliyor insan. ölümün şekli de çok önemli omaya başladı benim için. ucuz sebeplerden ölmek istemiyorum artık, ampul takarken falan. uzay mekiği kazasında ölmek isterdim misal. sonuç her şekilde aynı olsa da. sonuçta ölüm, hayat denen romanın son cümlesi. güzel bitmeli, etkili bitmeli.
yakınlarımızın ölümüne genelde üzülürüz hep. çok daha yakınlarımızın ölümü ise bizi bunalımlara sürükleyebiliyor, gayet doğal olarak. üzüldüğümüz konu; onu birdaha göremeyecek oluşumuz mu sizce? benim kendi hayatımda, ölüm haricinde de bu tarz vedalarım oldu. herkesin de olmuştur. çok çok sevdiğin bir insan ve küçük bir vedadan sonra birdaha görmemişsin. hatta unutmuşsun gün geçtikçe. ölümün bundan farklı olan tek tarafı bence vedalaştığın kişinin akıbeti. yaşamın boyunca yüzlerce insandan duyduğun, inançlara göre değişen farklı farklı tahminler. cennet, cehennem, reenkarnasyon, hiçlik gibi kavramlar. hani Cem Yılmaz der ya "bi broşür falan olsa" diye. son zamanlara kadar ben de hep aynı şeyi düşünürdüm. ama artık düşüncelerim değişti. bilmek değil, sadece inanmak istiyorum. inandığım şeyin olacağı fikri ile yaşamak istiyorum sadece. aslında yapılması gereken bence bu.
blogumuzda arada bir yorumlarını eksik etmeyen dostumuz Emre Karacaoğlu'nun bir dönem beraber takıldığımız bir forumda, şuanda hatırlayamayacağım bir konuda yazmış olduğu birkaç cümle içerisinde "bilmek" ve "inanmak" kelimeleri o günden beri aklımdan çıkmaz hiç. hatta beni bir dönem triplere sürüklemişti. hayat denen şeyde çok önemli yer teşkil eden iki kavram. birçoğumuz herşeyi bilmek isteriz. ta ki öğrenene dek. sonra o şeyin ne olduğunu bilmeden önce inandığımız hali ile kalmadığı için kendimize kızarız, üzülürüz. bu konu ile alakalı en rahat örneği "ilişki" kavramından verebilirim. bir kişinin sizi sevdiğine inanmak bu işi güzelleştiren, değerli kılan şeydir. ama olayı fazla çomaklarsak ve inanmaktan öte o kişinin sizi seviyor olduğunu bilirsek eğer, olayın heyecanı kaçar, sıkıcılaşır. ve bazen de garanticilik psikolojisi hakim olur olaya. yada tamtersi bir gerçeği öğrendiğimizi farzedelim. her nekadar gerçeği öğrenmiş olmak size doğru gelse de, o kişinin sizi sevmediği gerçeğini öğrenmiş olmak, bu işi çomakladığınız için kendi kendinize kızıp suçlamanıza da sebep olacaktır. ve hep daha evel inandığınız şekli özlersiniz böyle bir durumda. insanların inançları ile yaşamaları çok daha mantıklı bence. bu sebeple hayatın son cümlesi dediğim ölümün de bir gizemi olmalı. bu gizem, kaybettiğiniz kişinin de değerini azaltmaz, tamtersi arttırır. onu daha çok düşünmenizi, merak etmenizi, değer vermenizi sağlar. bu bence gayet güzel. "inanç" kelimesini de "din" kavramı ile karıştırmamak lazım. adı üzerinde zaten. inandığın şeydir inanç, her konu hakkında. ölüm de dini bir olay değildir.
sıra geldi kendi inancıma. ben bu hayatın; varolan bir ruhun, bir beden içinde, olması gereken zaman dilimi süresince, olması gerektiği yerde bulunması olarak görüyorum. ve her hayatın, bir sonraki hayat için referans olacağına inanıyorum. sıra sıra hayatlar yani. eveliyatını hatırlamadığımız, uzun bir varoluş. bazıları ise bir önceki hayatlarını hatırladıklarını iddaa ediyorlar bu devirde. onlar hakkında pek bir fikrim yok açıkçası. insanoğlu bu konularda yalancıdır genelde. 1937 doğumlu bir dede bile "Atatürk'ü gördüm" der kameralara.
"referans"tan bahsettim azevel. diyorum ki; bu hayattaki davranışlarımızın eksi ve artıları birbirinden çıkartılarak bir katsayı ile çarpılıp notumuzu alacağız. bu not bir sonraki hayatımızda bize güzel bir beden, çevre, yaşam olarak dönecek. zamanında Glenn Hoddle buna benzer bir inancı olduğuna dair bir açıklama yapmıştı. "engelliler bir önceki hayatlarının cezasını çekiyorlar" gibisinden birşeydi sanırım. adamı çarmıha germedikleri kalmıştı. benim de buna yakın bir inancım var bu konu ile alakalı. bir sokraki hayatımız, bu hayatın cenneti yada cehennemi bana göre.
klasik bir laf vardır, "yarın ölecekmişin gibi yaşa" gibisinden. ama bunu genelde kendin için birşeyler yapasın diye söylerler. bizim toplum ne yapar? gider evi çocuğunun üstüne yapar, çocuğuna para kalsın diye sigorta yaptırır fln. yada boş arazisine ev diker, kiraları çoluğa çocuğa garanti olsun diye. başkaları için yaşamaya bayılan bir toplumuz. hatta yeni kuşak gençleri de bu kalıba sokmaya çalışan ebeveynlerimiz var genelde. ama siz boşverin onları. "yapmazsam içimde kalır" dediğiniz herşeyi yapmaka bakın. alın bi motor, 300le gidin. yolda yürürken bir adamın ensesine tokadı vurun, kaçın. yazıyı okurken de fazla dalıp gitmeyin, dikkatli olun. bu yazıyı okurken ölmenizi istemem. bu bana yük olur!

4 yorum:

UmitG dedi ki...

ölüm çok acaip birşey. epikuros ne demiş? ölüm varsa biz yokuz, biz varken ölüm yok, dolayısıyla korkmaya da gerek yok. ama insan yine de deli gibi korkuyor! çok trip.

yazı çok iyi oki, eline sağlık bu arada

Pitekantropus dedi ki...

Bu yazıya six feet under effect başlığı da atılabilirmiş. (:

Adsız dedi ki...

çok edebi ve güzel bir yazı! six feet under ne inanılmaz bir dizi ama diil mi okhi -
emre karacaoğlu

Okhy Dokhy dedi ki...

emre zaten ümit ve sen sayesinde sardım diziye. referans sağlamdı kesin de, bukadarını beklemiyodum açıkçası...

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP