İş hayatı ve patronluk müessesesi

16.2.09


ilk işim babamın arkadaşının nalbur dükkanında çıraklıktı. hani yaz tatilinde boş duracağına hayatı öğrensin diye gönderilen işlerdendi, dükkanda durur, çay içer, müşterilere boya falan satardım. ortaokula 2deydim sanırım. patronun bir yardımcısı vardı, 60-70 yaşlarında uşak alfred tadında bir adamdı, görüntüsüyle, hal ve tavırları ile. çok iyi niyetli bir adam olan bu amcam kendinden 20 yaş küçük patron dükkana gelince tam alfred olurdu, nizami duruşa geçerdi. tabi ben çok şaşırmıştım bu olayı ilk farkettiğimde. ne anlasın ufacık çocuk patronluk müessesesinin tabiatını ve paranın insana yaptırdıklarını. ilk maaşımı ordan aldım, eve giderken 4 tane metro çukulata aldım, evdeki herkese birer tane verdim. annem benimle gurur duydu.

lise 2'de staja gönderdiler bizi, makine takım'a stajyer olarak girdik; 1 ay. ilk fabrikada çalışma tribini orda gördüm; ast-üst ilişkileri, en eskilerin en kral muamele görmesi, fabrikanın kalitesiyle doğru orantılı olan yemekler vs... beni bir torna ustasının yanına verdiler. halit usta çok kral adam çıktı, benimle sürekli muhabbet etti, sigara ikram etti, istediğim zaman yaptığı işleri bana bıraktı ben devam ettim. tornasında şöyle bir yazı asılıydı:

şu çeşmenin haline bak su içecek tası yok
kırma insan kalbini yapacak ustası yok

bu sözü daha sonraları çok kullandım ortamlarda, halit usta saolsun. etkili sözdür. neyse halit usta güzel adamdı vesselam. makine takım'ı güzel anılarla anıyorum yani.

fakat hayat acımasızlaşmaya başlamıştı. izmirde dokuz eylülde okuyorum -ki okhy ile dostluğumuz oradan gelir- yaz stajı için akdöküm diye bir fabrikaya gönderildik. gönderildik dediğim biz seçtik aslında, okhy ben 5-6 tane daha arkadaş, ama akdöküm'ün gondor misali bir yer olacağını, ve hatta hayatımızın o andan sonra hiçbiz zaman eskisi gibi olmayacağını nereden bilebilirdik? dünyanın en pis, en skten fabrikasıydı sanırım akdöküm, biz de bıçkın ve gençtik, ilk başta kurallara uyarak ve severek yaptığımız bize verilen işleri daha sonra aksatmaya, kafamıza estiği gün işi kırmaya başladık. oradaki bütün ustalarla kavga ettik. heralde bizden sonra bayram ilan edilmiştir. ilk adam akıllı mayışımı ordan aldım, 48 milyon türk lirası. en sonunda stajımız iptal oldu, ben okulu bıraktım istanbula döndüm.

son ve en işe benzeyen işim marmara ünide okurken son sınıfta başladığım işti, bir makine tezgahları alım satım firmasında 2. adamdım. fakat şirkette 3 kişi çalışıyordu, patron, ben ve sekreter. hayatın ne olduğunu gördüğüm an o andır; bana verilmiş bir ünvanım yoktu, planlama yapılmayan bir şirkette her gün başıma farklı bir iş geliyordu; bir süre bir yazılımı türkçeye çevirdim, sonra aniden o yazılımın türkiyedeki en uzamn kişisine dönüştüm, bayrampaşada varoşlarında yedek parça aradım, arada başka bir fabrikada alakasız bir şekilde 1 ay çalıştım, fabrikalara gidip yabancı uzamanların tercümanı ve yardımcısı oldum... bunlar olurken stresin allahını yaşamış oldum, patron ne demektir onu öğrendim mesela. iş hayatı denen kavramdan tiksindim. sadece çıkar, para ve güç mücadelesi yapan vasıfsız ve donanımsız onlarca dam tanıdım, ve hepsi karakter olarak başarısız ama mertebe olarak üstteydiler. kusmak üzereyken işten çıkarıldım. ki hayatımın en kötü 1 senesini bıraktım orda.

şu noktada iş hayatı ve patron kavramları üzerinde yeniden duralım. nedir patron? işverendir, en üstteki kişidir. sana adınla hitap eder ama sen ona "falanca bey" demek zorundasındır. sana bağırabilir, sana laf sokabilir, sana sürekli emir verir. öyle bir intiba bırakır ki üzerinde işten çıktıktan sonra dahi markette karşılaşsan "falanca bey" dersin yine.

iş hayatı ise büyük bir skalayı kapsar, etrafınızdaki çalışanlar falan. hemen hepsinin insani olarak çok zayıf ama çakallıkta bir numara olduğunu anlarsınız. birbirlerinin üstüne basmaktan çekinmezler, hırs, mücadele, para, bunlarla yoğrulmuşlardır. fakat yine iyi anlaşırlar, kavga gürültü çıkmaz. inceden, derinden olur herşey. aynı siyaset gibi, benim erdem saydığım ne kadar şey varsa orada o yok. çok acaip.

talento'nun da bu konuda "patron milletinin puşt tabiatı" isimli nadide bir eseri vardır. benim gibi adamların derdidir zaten bu, o tabiatı puşt görmemizdir. fakat bir gün patron olursam belki görmem. zaten patron olmak lazım, başka türlü zor.

isterim ki siz değerli okuyucularımız da patron olsun. patron olmayana rahat yok bu hayatta. bakkaliye de açsan kendi işinin patronu olursun. olursun da olursun. oh patronluk can patronluk...

2 yorum:

Okhy Dokhy dedi ki...

dayı hele bi patron olayım. az kaldı bak. elemanlarımın a.. k...'cam. ahahahha!

ug skywalker dedi ki...

patron olmanın kafası çok acaip. ama her kim patron olursa o küfürü hak eder, bu da var.

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP