Musiki Cemiyeti

28.2.09


yeni bir blog açmış bulunuyoruz. ben, ug, deniz, talento ve ilkay ile. amaç müzik paylaşımı. her tarzdan, her telden, her yoldan, her kuşaktan. kafamıza estiği gibi. eğlenceli olacağa benziyor. biz ve siz için güzel bir arşiv olacak bu. umarım hayırlısı olur...

linkimiz ise;

http://musiki-cemiyeti.blogspot.com/

herkesi bekleriz!

Read more...

Kısa Winston Soft

27.2.09


daha evel de girmiştim bu seriye, eski blogda. "kısa kısa" gibisinden birşey işte. ama o zaman da demiştim; "Kısa Winston Soft, Michael Jordan'ın da tercihi" diye!


- bir haftadır belim beter ağrıyo. sanırım oturma şeklimden kaynaklanan birşey. artık son çare olarak peder beyin zamanında kullandığı bi korse taktım. bu yaşta 40-50 yaşında adam gibi korse taktım anasını satayım. enteresan işler...
- korse beni olgunlaştırdı bir günde. kafa yaşı 40a yükseldi. "bugün varım, yarın yokum" gibi takılıyorum. sanki toprağa bakıyorum inceden. olgunlaştırdı beni baya. Bağ-Kur'dan emekli olmak üzereymiş gibi hissediyorum. "akşam hanım bezelye yapmasa bari" diyorum içimden. gerçi 26 da az değil artık be...

- dersaneye giderken, biri güzel bir milf, diğeri de çıtır bir jailbait olan 2 hatunu arkamdan saçlarım hakkında konuşurken yakaladım. ama işin kötüsü, "şerefsiz" diye hitab ediyolardı. "şerefsizin saçlara bak, çok uzun olduğu belli hem, baksana nasıl toplamış, kısa gözüküyo, bizimki bile bukadar gür değil, şerefsiz" falan gibisinden. lan bari hoşunuza gitti, adam gibi bir sıfat kullanın arkadaş. güzel 2 kelime edin de belim yumuşasın biraz. ayrıca o gür dediğiniz saçı herhangi bir seyrek hatun saçıyla takas yapabilirim her an. salamıyoz adam gibi. mister ug'ün dediği gibi "samuray çırağı" modelinden toplamalar ile zaptediyoz. bekara karı boşamak kolay tabi...
- evet, güzel bir milf dediydim üstte. sebebi de korse sanırım. olgun kadınların tercihiyim artık. ayrıca kadınlar zaten olgun erkekleri sever, değil mi?


- dersanede bir tane hatun gördüm, "oha iyimiş" dedim. ki, dersane de güzellik yönünden gayet vasat. bir tane ilişti işte gözüme. O'nu da ders çıkışında Range Rover aldı götürdü lan. ye kürküm ye! kapı aralığından herifi gördüm, sıfatı kestim inceden, Kenan Kalav gibi bir tipti. koyu renk cam harbiden güzel olay, Quasimodo da olsan gözükmüyosun dışardan. millet de öyle hayran hayran bakıyo. iyimiş...

- İktisat Teorisi derdinde hoca ne anlattıysa çürüttüm açıklamalarımla. Deniz Baykalcılık oynadım inceden. e sonuçta kitabın çoğu tıraş. birkaç yüz yıl evel bazi tiplerin ortaya attığı, gerçekleşmesine imkan olmayan, te o zamanlar kabul edilmiş teoriler, çeşit çeşit mevzular. para-çokomel eğrisi bile daha gerçek! e yılların iş adamı var karşısında, karışmadığım bir tek "beyaz" işi kalmış. bıt bıt anlatan hocaya benzemem tabi. "çok biliyosan o şekil yap sınavda" dedi. geçen sene o şekil yaptım, kaldım sınıfta. kadın haklı, esnaf kafasını atmak lazım önce...

- son hafta bir albüm fena sardı yine. öyle yeni birşey değil; "Origin Of Symmetry". ara ara sarardı zaten de, uzun süredir bukadar dinlememiştim. Citizen Erased, Micro Cuts, Space Dementia, Hypermusic, Bliss falan...diğerleri de boş değil tabi. noğluyoz lan? hangi kafayla yaptınız? ne de güzel düşünülmüş şeyler var içinde! Plug in Baby demeyin ama, beni zamanında albümden soğuttuydu. barda çalma dönemlerimde günde 50, haftada 1000 kere çalınca kusuyo insan. nasıl bir hesaplamaysa artık? ama öyle birşey işte...

- dün bi arkadaşımın bir arkadaşından aldığı kediyi benim bi ardaşıma verdik. ilk sahibi bakamıcakmış, O'na vermiş. kedi de O'nun muhabbet kuşuna sarmış. mecburen birisine vermek zorunda kaldı. bana önerdi, benim kedilerle aram hiç iyi değil tabi. ben de Mesh nickli arkadaşıma önerdim. "ok" dedi ama son anda caydı. ben de başka bi arkadaşa önerdim tabi, O da kabul etti. transferi dün gerçekleştirdik. kedileri pek sevmem ama, bu kedi bir başka. hayatımda ilk defa bir kediye ısındım. hem de fazlasıyla. felaket afacan, fırlama birşey. ama agresifliği de yok. sevdiriyo da kendini keçi. e artık benim de manevi kedim oldu. 5 aylık kendisi, ilk adı ise çilek. sonraki sahibi 2 gün boyunca "Mışık" diye hitab etmiş. şimdiki adı ise "Yuki" oldu. sanırım Animatrix'teki kedinin adı. neyse, hayırlı uğurlu olsun bize. bir de, 5 aylık kedi ne yer falan diye öneriler sunarsanız sevinirim. hazır mama pahalı be! şu sıralar ilk işkembe deneyimini yaşamakta hayvan. kesin amel bugün! yukarıdaki kendisi oluyor...

- Adidas Adicolor 2 serisinden alcaksanız eğer, iç dikişlerine de bir göz atmanızda fayda var. ufak tefek dikiş hataları var. sağlamlığını etkiler mi bilmem ama, ayağa deymesi bile uyuz ediyor insanı. ve ayakkabıyı farklı yerlerden katlayabiliyor. bu da deriye zarara yada tabanın o yerlerden açılmasına sebebiyet verebilir gibi geldi bana. gerçi memnunum yine de, 3 aydır da problem yok.

- bugece hangi filmi seyretsem? elimde "The Curious Case of Benjamin Button", "The Wrestler", "Grave of the Fireflies", "Elephant Man", "The Day the Earth Stood Still", "Vertigo" mevcut. yada birka bölüm "Six Feet Under" mı atsam? ayrıca şöyle de bir şey yapmak istiyor canım. hiç anlamam şu mim işlerini ama, bu da birnevi mim olsun. üşenmeyenler kendi bloguna "seyredilmesi gereken filmler" gibisinden birşey yazsın mesela bloguna. tavsiyeleri severim herzaman. aslında illa bloguna yazmasına da gerek yok. nebilim, yorumlarda fln da olabilir aslında. tavsiyelerinizi bekliyorum her daim...

- Fenerbahçe'ye bir Diarra almalı. teni siyah olsun, soyadı Diarra olsun, mevki önemli değil. her şekilde önlibero oynar o adam. evet, Fener'in ilacı bir adet Diarra. ayrıca Fotospor'a işe girer, sırf paint ile onlardan daha kral haber yaparım. böyle bir tipim ben...

Read more...

Resimdeki ünlü herifçioğlu kimin veletliği?

ben de özendim, ben de yaptım sonunda. devamı gelir mi bilmem gerçi. bu iş için onun bunun çocukluk fotolarını da aramam googledan falan. denkgelirse işte...


doğru bir cevap çıkacağına ihtimal bile vermiyorum gerçi. ama atış serbest tabi!

(ne saçma başlık olmuş lan)

Read more...

In the Name of the Father

25.2.09


ben daha çocukken evimizde Cine5 vardı. ve o dönemde bu dekoder sayesinde çok sağlam filmler seyrettim. hatta tekrar tekrar, onlarca kez. "Ölü Ozanlar Derneği"ni en çok seyreden adamımdır misal. ama birçoğunu hatırlayamıyorum bile. şuanda tekrar indiriyorum bazılarını. ama içlerinden bir tanesi vardı ki, o yaşımda bile ağzıma sıçtığını hatırlıyordum. ama yıllarca seyretmemiştim O'nu da, az çok hatırlıyordum ama. geçenlerde indirdim. "In the Name of the Father" denen lanet film. "yuh be, 10 kere izledik, bize mi anlatıyon" diyen desin. şu blogda küçük de olsa bir yeri bulunması açısından bu yazıyı yazma gereksinimi duydum. zaten Daniel Day-Lewis denen adam karizmanın son noktalarından birisidir, bu bir gerçek. ama oyunculuk konusunda artık en büyüklerin arasında yer alabileceğine inanıyorum. sadece proje yönünden şanssız bir abimiz kendisi. kıymeti pek bilinmiyor açıkçası. gerçi sırf o oynuyor diye STV'deki "Büyük Buluşma"yı bile izleyebilirim. yada "Çiçek Taksi"yi falan...


film ise harbiden çok acı. bok yoluna gitmek dediğin budur işte. içine edilmiş, yutulmuş bir hayat. ve gerçek hayattan alınmış bir olay olması daha da koyuyor insana. kimbilir kaç kez yapılmış olan bir olaydır bu gerçi. derine inmek istemiyorum, okuyanlardan bir kişi bile izlememiş ise spoileri yemesin böğrüne. şu filmin güzelliğinden mahrum olmasın. Pete Postlethwaite'in oyunculuğuna da dikkat çekip ellerinden öpmek gerekir tabi. bir de filmin giriş müziği var ki, zerre sevmediğim U2'nun yaptığı en güzel şeydir heralde. Emma Thompson'ın hemen hemen hiçbir mevzusu yok filmde. neden afişlere konmuş yada adı kocaman yazılmış bilmiyorum. e tabi isminden dolayıdır herhalde.
he bir de, Daniel abimiz Jim Morrison'ı oynadı mı hiç? yoksa ben mi yıllarca kendisine bu rolü yakıştırdığım için kafamda böyle birşey oluşmuş? oynamadıysa eğer, oynamalı kesinlikle. bi söyleyiverin. şu dakka aklıma geldi de, Nick Cave'i de oynayabilir!

bu yazı ile Daniel abimize ve filme olan saygı ve hörmet gösterimi yerine getirmişliğin mutluluğunu bir incebelli çay ve sigara ile pekiştirmek istiyorum müsaadenizle...

Read more...

Kalbini sev, kırmızı giy

24.2.09

şu sıralar televizyonda "kırmızı giyin, kalp sağlığına dikkat çekin" gibisinden bir kampanya dönüp duruyor. adı; "Kalbini sev, kırmızı giy". hergün kıçından yeni birşey uyduruyor millet. tamam, kalbimizi sevelim, onu koruyalım da, kırmızı giyerek olmaz bu işler. seninki kalp de diğerlerininki dut yaprağı mı? şimdi şu arkadaşlara bir bakalım;


sizce kalbe bir faydası oldu mu? 5 dakika eveline kadar gayet sağlıklı bir gençtim. kıçınızdan kampanya uydurmayın!


anjiyo'ya gittim, gelicem!

(evet, reyting de artacak sanırım!)

Read more...

Al birini, vur öbürüne!

23.2.09


gelelim birazcık da spora. Alengir arkadaş ne de güzel yazmış "şu" yazısında. olayı özetlemiş resmen. ne bir Galatasaraylı arkadaşım alay edebiliyor benimle Gençlerbirliği'ne yenilmişiz diye, ne de ben dalga geçip kızdırabiliyorum kendi sahalarında 5 yedikleri için. ve bu işin tadı madı kalmıyor tabi. "al birini, vur öbürüne" bir lig yaşanıyor. aslında bu birkaç yıldır böyle de, busene iyice işin boku çıkmış vaziyette. ve üç büyüklerin hiçbirinde durumlarını kabullenme gibi bir durum yoktu bugüne kadar. hiçbiri büyüklüklerine leke bulaşacak diye yalamadı tükürdüklerini. bugün Galatasaray bana göre çok doğru bir hamle yaptı, Skibbe'yi yollayıp efsane kaptan Bülent'i getirdi takımın başına. burada mevzu Bülent'in üstün futbol taktisyenliği ya da muazzam futbol bilgisi, kariyeri değil. konu Bülent'in koyu bir GS'lı oluşu ve sezon başından beri bu takımı seyrederken her koyu taraftarın yaptığı gibi olayları dışarıdan daha iyi analiz edip kendince çözümler üretmesi. hangimiz ağır bir şekilde desteklediğimiz takım hakkında kendi kendimize beyin jimnastiği yapmayız, "sorun şurda, ben olsam böyle yapardım" demeyiz ki. Bülent bu sebepten dolayı çok iyi bir hamle. ve Galatasaray'ın herşeyi tozpembe göstermekten vazgeçip hatalarını kabul ederek çözüm yoluna gitmesi daha büyük bir büyüklük. darısı Fenerbahçemin başına. şu dakka Rıdvan'ı koysan Aragones'ten daha kötü olmayacağı kesin. bırakın Rıdvan'ı, beni koysan daha iyi. bırakın beni, Lindsay Lohan...

Read more...

Gurbet Amaç!

22.2.09


daha evel bahsetmiştim Posta gazetesinin "Yurdumun Şairleri" yazı dizisinden. Türkiye'nin heryerinden amatör şairlerden şiirler yayınlanmakta ve de yanlarına da şair hakkında bilgi ile "Vatandaşa Sorduk" tarzında vesikalık fotoğrafları bulunmakta. Ali Tamer'in "Makarnacı Dayı" şiiri bizi yerden yere vurmuştu bir dönem. bugün ise Isparta'da öğrenci olan, 2 yıldır şiir yazan, Diyarbakırlı İsa Bayındır'ın sevmeyi bilen herkese ithaf ettiği akrostişi damgasını vurdu yüreğime. şiirin adı "Gurbet Eller";

"Gurbet ellere düştüm
Uzak diyarlara uçup göç ettim
Revamı gördüler bunu bana
Beni senden ayırdılar
E
bediyete kadar benimsin sen

T
aa ki ölünceye dek


A
ğlıyorum hatıra her gelişinde

M
utlu olamıyorum ben sensiz

A
klımdasın sen

Ç
ıkmayacaksın taa ki ölene dek"


şair şukadarcık dizede okadar çok yıprattı ki zihnimi, hala etkisindeyim. "revamı gördüler" lafında "mı" ekini ayrı mı yazmamış, yoksa "benim revamı gördüler" anlamında mı yazılmış, tam bir muamma. şiiri 2 farklı boyuta sokuyor daha üçüncü cümleden. "ebediyete kadar benimsin" dedikten hemen sonra "taa ki ölene dek" cümlesi oldukça kafa karıştırıcı ve bir okadar trip. ebediyetin ölümle sona erebileceğini yada aslında insanoğlunun ölümsüz olup, varlığını ebediyete kadar devam ettirebileceğini ima eden cümleler bunlar. nereye çekersen oraya gidiyor şiir, çok acaip. şiirin adının "Gurbet Eller" olup da, şiirin baş harflerinin "Gurbet Amaç" oluşu da ayrı bir mevzu. belki de şiirin içindeki "nereye çekersen oraya gider" mantığından kaynaklanan bir olay bu. şiir iki farklı anlama girebiliyor bu anlatım özelliği sayesinde. bir şiir içinde aslında 2 şiir yatmakta. ve ikinci şiirin adı ise; "Gurbet Amaç". ve bunda da inceden bir "bunca çile senin uğruna değildi, aslında amacım gurbetti" laf sokuşturması seziyorum ben. yani sevdiceği uğruna hayatı bok olmuş olsa bile hertürlü "sen kimsin be, umrumda değilsin ki" duruşu yapıp kendini ezdirmemiş bir görüntü vermiş. şuna bak be, "Scenes from a Memory"bok yesin yanında. yüreğine, bileğine, zekana sağlık İsa!


hep böyle bir resim koymak istemiştim postlarımdan herhangi birine. bu en uygunuydu sanırım. şiirin atmosferine de uygun!

Read more...

Tindersticks buradaydı

20.2.09


harbiden buradaydılar! dün gece tindersticks'deydik. en sevdiğim 5-6 gruptan biri tindersticks, efendiliğin, adamlığın doruğuna ulaşmış insanlar bunlar. vokalist stuart staples kekremsi sesiyle inanılmaz bir performans sergiledi, diğer elemanlar da görevlerini yaptılar. ama stuart'dır tindersticks'i tindersticks yapan, çok bellidir yani. bayaa uzun süre sahnede kaldılar, hatta son albüm "hungry saw"un tamamını çaldılar, ama sencer de belirtmiş, bir can we start again çalmadılar. fakat o kadar kusur kadı kızında da bulunur artık. canlı dinlemek istediğim gruplar listesinden bir grup daha eksildi ki çok kısa bir listedir kendisi zaten.

bu arada "tindersticks ne ola ki?" diyenlere "waiting for the moon" albümünü dinlemelerini tavsiye ederim. son olarak da i love zenci davulcu diyorum, yazımı burada bitiriyorum.

edit: bu post aslında dün yazıldı, ama blogger arızası yüzünden yayınlanamadı. dokunmadan bugün yayınlıyorum.

Read more...

Recep'e 1, Samsung'a 2!

dün Recep İvedik 2'ye gidelim dedi arkadaşlar apar topar. "iyi hadi, geleyim" dedim. sonuçta ilk filme çok gülmüştüm. arkadaş 20:00da alacaktı beni evden. ben de o süre içerisinde O'na 2 sezon Six Feet Under ile Portal denen oyunu DVD'ye çekeyim dedim. DVD writer yepisyeni. eskisi bozuldu, 2 hafta uğraşıp tamir edemeyip yenisini verdilerdi daha 1 ay evel. 2-3 dvd okumaktan başka birşey yapmamıştım o süreden beri. gerçi eskisi de daha 3-5 kullanımda bozulmuştu. Samsung sh-s222 diye bir illet. kursağımda bıraktı hevesimi, çekemedik DVDleri. erken geldi arkadaş, alete bi el atalım diye, ama nafile. yol aldık inceden sinemaya. sinemada türksel şifresi toplayan kızın asabiyeti ile karşılaştık kafadan. dövecek gibi şifre istiyodu falan. arkadaşlarımdan birinin "Okhy, şifreci kızla evlenirsin inşallah!" lafı hayatımda duyduğum en büyük bedduaydı hatta. öyle bir kızdı. bir buçuk saat sonraki seansa aldık biletleri. bu sırada yapacak bir şey yoktu, tabii ki içmekten başka. sahilde götümüzü dondurduk elde efes şişeleri ile. sonra döndük. biraz da sinemada bekleyelim dedik. sigara içecek yer yoktu koca binada, yangın çıkışı denen küçük bir odada tüttürdük. sigara içmek orda da yasaktı gerçi. bu sırada gelen bir çalışan "nabıyonuz siz ya, söndürün" gibi artizlenir oldu. söndürmeyince yumuşayıp inceden mevzuyu değiştirdi. nitekim o sırada çok pis bakmaktaydım lavunyaya. zaten writer bozulmuş, alırım adamın aklını! 2 fırt daha çekip girdik salona. bu sırada biz sigara içmekten 62 ytl cezayı yersek, o müesseseye ne şekilde 62 ytllik bir zarar veririz diye bakınıp durduk etrafa, tavanlara, kolonlara, koltuklara. derken film başladı. Recep İvedik denen karakterden beni güldürmesi dışında pek birşey ummuyordum aslında ama onu bile başaramadı filmin ilk yarısında. bomboş geçti. sonra ara verildi. ama ne ara! 10 dakika oldu film başlamadı, 20 dakika oldu film başlamadı. 25 derken çıktık, bi bakalım dedik. sövmeye gitmiştim açıkçası. sanırım bi sorun çıkmış, diğer seanstaki filmin bitmesi bekleniyormuş. bu da bi 15-20 dakika daha alırmış. sizin yapçağınız işe sokayım! zaten arkadaşlar filmi beğenmemişlerdi, "gidelim" deyip duruyodu. bahane oldu bu. inceden fırçayı kaydık çalışanlara, tabi bizle birlikte onlarca kişi de. salon komple boşaldı, filmi yarıda bıraktı herkes. hayatımda ilk defa bir filmi yarıda bıraktım. çıkarken de protesto olarak yaktım cigarayı ulu orta, oraya buraya üfleye üfleye dolandım. siz önce işinizi adam gibi yapın, ben içmem o sigarayı! sonra eve döndüm. writer ile uğraştım saatlerce. yok kabloyla oyna, yok 2 tane vur, yok jumper değiştir falan. olmadı! sabah servisine götürdüm, dedim bence ufak bi sorun, hemen halledebilirsiniz. dediler ki "bu bozulmuş, tamiri 2 hafta sürer". lan toplamda 10 kere kullanarak nasıl bozulur 2 tane sıfır writer? şaka mı bu? pc'de yer de kalmadı ki filmleri indiri indiriverelim.

bu yazının daha 2. cümlesini yazarken içtiğim çayın tabağı incebelliye yapışıp, kısa bir süre sonra kendini bırakıp düştü. üstüm başım çay, yerler ise cam kırığı. çok asabiyim bu ara, bir okadar da cenabet. ama çözemediğim olay şu aslında; asabiyet mi cenabetliğin sebebi, yoksa cenabetlik mi asabiyetin? yumurta ve tavuk, yada Okhy lavuk!

Read more...

Dünya'dan Müdür yankıları

19.2.09


dünyaca ünlü grup osjb'nin isim değiştirmesinin yankıları tüm dünyada sürmekte sevgili okurlar. bence de doğru olan bir kararla "Libadiye Cumhuriyeti" gibi büyük bir albümden sonra misyonunu tamamlamış oldu. zaten albüm de bu konseptte bir albümdü. dün birçok ünlü basına verdiği demeçlerle heyecanını gözler önüne serdi. bugün ise haber dalga dalga yayıldı tüm dünyada. "Müdür" ismi herkes tarafından büyük bir heyecan ve umutla karşılandı;


"Bismillahirrahmanirrahim! bilirsin adamım, son saniyedeki bir sky-hook gibi! herkes şaşkınlık içerisinde."
Kareem Abdul-Jabbar

"Japonya birbirine girdi, herkes birbirine karate ile dalmaya başladı. en kısa zamanda Mister Ug'u Rock Fujiyama'da görmek isterim. Okhy'e de selam"
Marty Friedman

"Yusuf ile takıldığım dönemlerde çok hoşlanmıştım Mister Ug'den. sadece bir kere gözgöze gelmiş olmamıza rağmen. gelsin müdürüm olsun, kırbacı benden!"
Esra Balamir

"Aurelio gittiğinden beri türk futbolu adına en güzel haber. bu adamlar saykedelik müziğin önliberosu tek kelime ile!"
Ömer Üründül

"yer yerinden oynayacak! deprem üstüne deprem yaratacak bir haber bu. sarsıntı anında kapı eşiğinde durma muhabbeti hurafe, inanmayın!"
Ahmet Mete Işıkara

"kendilerini ilk olarak Okhy'nin beni Libadiye'deki eve attığı gün dinlemiştim. söylenecek söz yok, o gece Okhy'den daha iyidi performansları. Müdür hayırlı olur inşallah, kazasız belasız..."
Claire Danes

"nezaman bu çocuklar güveniyor kendine, ozaman oluyor güzel müzik, güzel müdür, nezaman olursa müdür yahut osjb oluyor güzel adamlar,çocuklar, iyi müzik!"
Cevad Prekazi

"eğer bu haberden dolayı doğacak psikolojik olumsuzluklar ile oynayıp da bu haftaki maçı kaybedersek eğer, şimdiden tekrarını istiyoruz. gerekirse CAS'a kadar gideriz!"
Adnan Polat

"Müdür'ün ortalığı kasup kavuracağı, insanlar üzerinde derin izler açacağını söylemek için sihirbaz olmaya gerek yoktur sanırım!"
Sermet Erkin

"aağğmanın! keşke 50 sarışın yerine 50 Müdür olsa! anamın A'sı, ebemin E'si. parmaktan sonra!"
Mehmet Ali Erbil

"Cresci admirando o musica do Müdür, que além de ter osjb um craque de bola também é um exemplo de caráter e psychedelismo. osjb dele, sou fã do Müdür!"
Alex de Souza

"kendi sektörümde ben ne isem, Müdür de müzik sektöründe o olacaktır. bundan şüphem yok. onlarla bir filmde oynamak isterdim!"
Ron Jerremy

"ooooooooooooooooğğğğğğğğfffffffffff!"
Ces

"deplasmandaki Malmö maçından beri aldığım en güzel haber. osjb dinlerken yan bağlarımı koparıp 3 hafta oynamamışlığım vardır, evet."
Recep Çetin

"kayıtlarını ben yapmak isterdim ama bunu başarabilecek birikim ve ekipmanım maalesef hiçbirzaman olmadı. inırneyşınıl pop stağ omaya benzemez bu işler, Müdür bu; adamı geriden şişler!"
Steven Wilson

"nasıl ki hem müslüman hem de laik olunmaz ise, hem Müdür hem de osjb olunmaz. sanırım saçmaladım yine. Baykal'a sorun! daha da dinlemem!"
RTE

"önce Kongar bey bildirsin görüşlerini. o ne derse tam tersini düşünüyorum. ayrıca onun ta a.k!"
Mehmet Barlas

"osjb'nin Müdür olmasını ada istedi dostum, ada istedi!"
John Lock

"Müdür'ün osjb ruhunu kaybetmesindense, insanların güvenini kaybetmeyi tercih ederim!"
Chris Bosh

"yamuk olan gözüm önüme aksın ki; yeryüzündeki en trip grup!"
Thom Yorke

"insanoğlunun yaratılışından bu yana yediği en büyük gol sanırım budur!
Allum Buker

"herkesun bir Müdür'i var, durur içerusinde, durur içerusinde, duru içeru!"
Volkan Konak

"soundlarındaki kesif Lark kokusu göğüsümüzü kabartıyor gerçekten. Fight Club'da Brad Pitt içerkene bile bu kadar büyük bir onur duymamıştık. eğer isterlerse gönüllü olarak sponsorları olmak istiyoruz canı gönülden. ayrıca Torbalı'daki tesislerimize de herzaman bekleriz. Müdür'ü müdürlerimizle tanıştırmak bizi mutlu edecektir. nasıl espiriydi ama? amerikanvari değil mi?"
Philip Morris Sabancı

"Mister Ug ile Bay Talento'yu yatağa atmak üzerine iddaaya girdim arkadaşlarımla. kaybedersem herkese bi paket Malboro alıcam. parasında değilim, maytap geçecekler günlerce. umarım Müdür beni kırmaz. hem onlara karşı boş değilim de hani!"
Lindsay Lohan

"hani bir oyuncunuz son dakikada gol atar da sevinçten tekme tokat dalarsınız ya. yada daha 5. dakikada kırmızı kart görüp sizi yüzüstü bırakır ve bacısına küfredersiniz. osj bu hssiyatı yıllarca fazlası ile verdi bize, sıra tabiiki Müdür'de. şu Fenerbahçe'yi bana verseler şampiyon yaparım ligde, o derece büyük konuşurum!"
Yılmaz Vural

"adamlar öyle rahat albüm yapıyo ki, bi take it easy demedikleri kalıyo. New York mu la bura?"
Burhan Altıntop

Read more...

Müdür geliyor

18.2.09


türkiye'nin şahsına münasır saykedelik rock grubu osjb ismini MÜDÜR olarak değiştirme kararı aldığı öğrenildi. yakında kayıt için kıbrısa gideceği öğrenilen grubun yeni beton gibi sound'u ile ortalığı kırıp geçeceği iddia edildi.

"müdür iyiye doğruya olan inancı betimliyor bence. ben bu müdürün arkasındayım" kofi annan

"osjb nin sıkı bir fanatiğiydim. müdür ismini aldıklarını öğrenince aklım gitti, 'işte şimdi büyük ligdesiniz çocuklar, keh keh...' deyiverdim." james hetfild

"dünyaya "değişin" derken bunu hayalimde bile göremezdim. dünyanın "müdür"den alacağı büyük dersler var" barrack obama

"oturduk ailecek müdür'ün ilk albümünü bekliyoruz. elden ayaktan çekildim şerefsizim" maykıl scofield

" rafa soyunma odasında bizi osjb ile motive ederdi. şimdi takımcak müdürü bekliyoruz" sami hyppia

Read more...

Cumartesi'yi Pazar'a bağlayan gece

17.2.09


New Jersey'in gülü, Princeton'ın bir numaralı adamı Mister Deniz ile, yani nam-ı değer "dialethic" ile cumartesiyi pazara bağlayan gece karşılıklı içtik. evet evet, teee dünyanın öbür ucundaki adamla karşılıklı içmece. gerçi ona akşamüstü idi ama olsun. skype sağolsun, seste de herhangi bir problem olmadı. çoktandır düşünüyoduk bu olayı, ama ben mikrofonumu anca bulmuştum saçma bir köşeden. koştum bakkala bira sofrası kurmaya hemen, mikrofonu bulur bulmaz. o da açtı viskisini, başladı muhabbet. muhabbet çok enteresan yerlere gitti 3 saat boyunca.


mesela nasıl vardık bu konuya bilmiyorum ama, "Sara ile Musa" bile geldi aklımıza. Musa'nın tipini Kaygısızlar dizisindeki "Eleman" adlı karaktere benzer bir tip olarak hatırladım o an. yanlış da hatırlamamışım. 14 yaşındaki ejnebi ingiliz kızı ile olan aşkları gündeme bomba gibi düşmüş, herkes buna karşı çıkmak yerine destek olup kahraman yapmıştı Musa'yı. o da bu popülariteyi kullanmıştı aklınca orda burda. hatta Mersin'de bir tatlıcı dükkanı açıp hemen batmışlığı da vardır, çok iyi hatırlarım. ama işin ilginci, "Sara ile Musa" adında bir dizi bile yapılmış o dönemlerde. yuh artık!


böyle bir dizide oynamış olmak da enteresan olurdu açıkçası. oyunculuk kariyeri açısından çok trip bir başlangıç. hatta tribal yönü, koskoca Johnny Depp'in "A Nightmare of Elm Street" başlangıcından çok daha üst seviyede. bence Tim Burton'ın vazgeçilmezi Musa olmalı idi.

daha sonra konu eski Playmen dergilerine geldi. bakındık netten eski kapak kızlarına. kimler kimler var arkadaş, Sibel Turnagöl'den Sevda Demirel'e. Sevda'nın en natürel hali mevcut. aha aşağıdaki de Sibel Turnagöl;


ama şu üstteki kapakta pembe ok ile belirttiğim başlık bizi uçurdu tam anlamı ile; "pişman terörist dağda seks'i anlattı"!!! bu neee? bu nasıl bir konu? nasıl bir fantezi?

diğer Playmen kapakları ise "şu" linkte mevcut. sitenin adı da "hatunvideo.com". mükemmel bir isim gerçekten, amacı direk belli eden bir düşünce. sitenin hatun videosu üzerine olduğunu anlayamayacak adamın alnını karışlarım. kapak fotolarını büyültmek için tıklarken saçma bir pop-up sizi bir hatun ile webcam chat mevzusuna götürebilir, sakın aldanmayın. en azından o mevzunun banttan yayın olduğu gerçeğini unutmayın. bu kapakları paylaşan arkadaşa da +rep vermeyi boynunuzun bir borcu olarak bilin.

konuşacak konuları tükettikten sonra NBA All-Star Slam Dunk Contest izlemek üzere Mister Deniz ile vedalaşıp tv karşısına geçtim. daha başlamamıştı, ondan önceki 3 sayı yarışmasını da izlemiş oldum. gıcığın allahı olduğım kemçük ağızlı Murat Kosova ile konuşurken beni bile nefessiz bırakan dombili Kaan Kural saçmasapan yorumlar ile gecemin içine ettiler. Kapano Kapano dediler, adambenden daha az attı. ben bile geçerdim herifi. sonra smaç şampiyonasına geldi sıra. kemçük Murat "Vince Carter da 2001de hiç fena değildi" diye yorum yaptı, kimbilir benle birlikte kaç kere sövdü. şampiyona da vasattı en güzel smacı 57. denemesinde de olsa Rudy Fernandez yaptı ama sonuncu olmaktan kurtulamadı garibim. Gasol'un vereceği pasa tüküreyim. J.R. Smith ise sanki "abi sen de gel, bir kişi eksik" diye tribünden çağırılan bir izleyici modunda katıldı yarışmaya. hiçbir mevzusu olmayan smaçlara 50 puan çeken jüriye de kafamız girsin afedersiniz. Dwight Howard ve Nate Robinson finale kaldı ve beni etkileyen 2 smaçtan birini yapan Howard yerine Robinson oldu şampiyon, izleyici smsleri ile. ne dandik bir yarışma, ne dandik bir format.


Phoenix'in atmosferi hiç hoşuma gitmedi açıkçası, büyüsüz bir ortam hazırlamışlar, herşey oldukça vasattı. ayrıca çok Sempatik bulduğum Howard ile zerre sevmediğim şebek Robinson işin bokunu çıkardılar. ikisi de birbirinden şebelebettindi. şov ayrıdır, şebeklik ayrı. şov da bir ciddiyet ister gençler, akıllı olun.

ve ve ve;


dizi muhabbetleri sırasında arşivimden böyle bir dvd kapağı da çıktı o gece, ne acaip değil mi?


bu da böyle bir cumartesiyi pazara bağlayan geceydi. gereğini en iyi şekilde yerine getirip pazara bağladı, helal olsun.

Read more...

İş hayatı ve patronluk müessesesi

16.2.09


ilk işim babamın arkadaşının nalbur dükkanında çıraklıktı. hani yaz tatilinde boş duracağına hayatı öğrensin diye gönderilen işlerdendi, dükkanda durur, çay içer, müşterilere boya falan satardım. ortaokula 2deydim sanırım. patronun bir yardımcısı vardı, 60-70 yaşlarında uşak alfred tadında bir adamdı, görüntüsüyle, hal ve tavırları ile. çok iyi niyetli bir adam olan bu amcam kendinden 20 yaş küçük patron dükkana gelince tam alfred olurdu, nizami duruşa geçerdi. tabi ben çok şaşırmıştım bu olayı ilk farkettiğimde. ne anlasın ufacık çocuk patronluk müessesesinin tabiatını ve paranın insana yaptırdıklarını. ilk maaşımı ordan aldım, eve giderken 4 tane metro çukulata aldım, evdeki herkese birer tane verdim. annem benimle gurur duydu.

lise 2'de staja gönderdiler bizi, makine takım'a stajyer olarak girdik; 1 ay. ilk fabrikada çalışma tribini orda gördüm; ast-üst ilişkileri, en eskilerin en kral muamele görmesi, fabrikanın kalitesiyle doğru orantılı olan yemekler vs... beni bir torna ustasının yanına verdiler. halit usta çok kral adam çıktı, benimle sürekli muhabbet etti, sigara ikram etti, istediğim zaman yaptığı işleri bana bıraktı ben devam ettim. tornasında şöyle bir yazı asılıydı:

şu çeşmenin haline bak su içecek tası yok
kırma insan kalbini yapacak ustası yok

bu sözü daha sonraları çok kullandım ortamlarda, halit usta saolsun. etkili sözdür. neyse halit usta güzel adamdı vesselam. makine takım'ı güzel anılarla anıyorum yani.

fakat hayat acımasızlaşmaya başlamıştı. izmirde dokuz eylülde okuyorum -ki okhy ile dostluğumuz oradan gelir- yaz stajı için akdöküm diye bir fabrikaya gönderildik. gönderildik dediğim biz seçtik aslında, okhy ben 5-6 tane daha arkadaş, ama akdöküm'ün gondor misali bir yer olacağını, ve hatta hayatımızın o andan sonra hiçbiz zaman eskisi gibi olmayacağını nereden bilebilirdik? dünyanın en pis, en skten fabrikasıydı sanırım akdöküm, biz de bıçkın ve gençtik, ilk başta kurallara uyarak ve severek yaptığımız bize verilen işleri daha sonra aksatmaya, kafamıza estiği gün işi kırmaya başladık. oradaki bütün ustalarla kavga ettik. heralde bizden sonra bayram ilan edilmiştir. ilk adam akıllı mayışımı ordan aldım, 48 milyon türk lirası. en sonunda stajımız iptal oldu, ben okulu bıraktım istanbula döndüm.

son ve en işe benzeyen işim marmara ünide okurken son sınıfta başladığım işti, bir makine tezgahları alım satım firmasında 2. adamdım. fakat şirkette 3 kişi çalışıyordu, patron, ben ve sekreter. hayatın ne olduğunu gördüğüm an o andır; bana verilmiş bir ünvanım yoktu, planlama yapılmayan bir şirkette her gün başıma farklı bir iş geliyordu; bir süre bir yazılımı türkçeye çevirdim, sonra aniden o yazılımın türkiyedeki en uzamn kişisine dönüştüm, bayrampaşada varoşlarında yedek parça aradım, arada başka bir fabrikada alakasız bir şekilde 1 ay çalıştım, fabrikalara gidip yabancı uzamanların tercümanı ve yardımcısı oldum... bunlar olurken stresin allahını yaşamış oldum, patron ne demektir onu öğrendim mesela. iş hayatı denen kavramdan tiksindim. sadece çıkar, para ve güç mücadelesi yapan vasıfsız ve donanımsız onlarca dam tanıdım, ve hepsi karakter olarak başarısız ama mertebe olarak üstteydiler. kusmak üzereyken işten çıkarıldım. ki hayatımın en kötü 1 senesini bıraktım orda.

şu noktada iş hayatı ve patron kavramları üzerinde yeniden duralım. nedir patron? işverendir, en üstteki kişidir. sana adınla hitap eder ama sen ona "falanca bey" demek zorundasındır. sana bağırabilir, sana laf sokabilir, sana sürekli emir verir. öyle bir intiba bırakır ki üzerinde işten çıktıktan sonra dahi markette karşılaşsan "falanca bey" dersin yine.

iş hayatı ise büyük bir skalayı kapsar, etrafınızdaki çalışanlar falan. hemen hepsinin insani olarak çok zayıf ama çakallıkta bir numara olduğunu anlarsınız. birbirlerinin üstüne basmaktan çekinmezler, hırs, mücadele, para, bunlarla yoğrulmuşlardır. fakat yine iyi anlaşırlar, kavga gürültü çıkmaz. inceden, derinden olur herşey. aynı siyaset gibi, benim erdem saydığım ne kadar şey varsa orada o yok. çok acaip.

talento'nun da bu konuda "patron milletinin puşt tabiatı" isimli nadide bir eseri vardır. benim gibi adamların derdidir zaten bu, o tabiatı puşt görmemizdir. fakat bir gün patron olursam belki görmem. zaten patron olmak lazım, başka türlü zor.

isterim ki siz değerli okuyucularımız da patron olsun. patron olmayana rahat yok bu hayatta. bakkaliye de açsan kendi işinin patronu olursun. olursun da olursun. oh patronluk can patronluk...

Read more...

Battlethepinkrobots Compilations, vol.4

14.2.09


valentine's day'e denk gelen yeni bir compilation çalışması ile karşınızdayız saygıdeğer okuyucu. bugün sevgililer günü diye aşk şarkılarının dibine verebilirdim, ya da bugün yalnız olanlar için damardan şırıngayı basabilirdim, ama ben insaniyetli biri olmayı seçtim. şarkılarımız hem aşık olanlara, hem yalnız olanlara, hepsine hitap eden bir toplama oldu. şu albüm şu şekilde piyasaya çıksaydı yüzyılın en klas albümlerinden biri olurdu açık söyliyeyim. çok acaip bir albüm oldu, çeken bir daha çeksin derim. öyle güzel...

klasik olduğu üzere kısa notlarımızı da yazalım şarkılarla ilgili, bilgilensin dinleyici. herşey sizler için, biz sizlerle varız. ayrıca happy valentine's day!!

1 - van der graaf generator - the undercover man

bir progrock efsanesi van der graaf generator, fakat neredeyse yok sayılır ve çok az kimse tanır ya da sever. sanırım bu grubu türkiyede tek seven benim. albümümüz grubun kült şarkısıyla açılıyor; the undercover man. şarkının benim için değeri çok büyüktür, vokalist peter hamill tek başına alır götürür, üflemelilerin de katılımıyla hissiyatın bini bir para olur. bu da böyle güzel bir şarkı işte.

2 - rem - try not to breathe

rem'in en sevdiğim şarkısı budur işte. şarkı gelmiş geçmiş en büyük albümlerden 1992 tarihli "automatic for the people"dan. bu şarkıyı mike stipe'tan başkası söyleyebilir mi bilemiyorum, öyle hakim öyle kendine mal etmiş şarkıyı. herşeyiyle müthiş bir şarkı. yavaş yavaş havaya giriyoruz.

3 - beatles - i'm only sleeping

beatles evrendeki en iyi şarkılardan birkaçını yaptıysa bu da onlardan biri olabilir. taa 60'lardan tınılayan şarkı bugün bile müthiş orjinal geliyor kulağa, beatles'a özgü mükemmel bir ritm duygusu, harika vokaller ve tersten çalınmış sololarıyla şarkı insanı müzikten bezdiriyor. hiçbir zaman bu adamlar kadar yetenekli olamayacağımı bilmek ne kadar üzüntü verici. bazı yönlerden üst noktadalar, çok bariz...

4 - nick drake - made to love magic

çok üzücü bir şarkı, nick drake gibi bir dahi tarafından yapılmışsa etkisi çok daha yıkıcı olabilir. "kimseyi sevmemek için doğmuşum, kimse de beni sevmemek için doğmuş" gibi daha ilk dakikadan yürekleri burkan sözlerle nick drake yine bel altı çalışmış, yine üzerimize üzerimize gelmiş, yine bir şaheser ortaya koymuş. biz de çaresiz dinliyoruz.

5 - jeff buckley - forget her

"made to love magic" in arkasına bunu koymam ülkedeki intihar oranını arttırabilir, şimdi farkettim. genç yaşta kaybettiğimiz büyütk yetenek jeff buckley "insanların ağzına sıçılmasın" diyerek albümüne bile koymadığı "forget her" ile boynumuzu büktürmek için geliyor. sözler ayrı bir olay, müzik ayrı bir olay. yüzümüz gülmedi şu şarkıyı dinledikten sonra anasını satiyim.

6 - tindersticks - can we start again

babalar en klas şarkılarından biri olan "can we start again" ile albümümüze konuklar. çok naif, kendi halinde ve anlam dolu bir şarkıdır, eski sevgililere yazılmıştır. buruk bir sevinç gibi bir şarkı, tam ortada ilginç bir hissiyatı var. adam gibi adam grup tindersticks'den adam gibi şarkı. dinleyin.

7 - the besnard lakes - and you lied to me?

60'ları geri getiren bir kayıt, tonlarıyla, havasıyla. besnard lakes "are the dark horses" albümünü çıkarttığında saykedelik tınılarıyla hemen insanı kendine çekiyordu, kayıt çok eskilerde yapılmış fakat yeni ortaya çıkmış gibi duruyordu. albümün bombası "and you lied to me" bu formülü içeriyor, gitar tınılarından vokallere kadar inanılmaz bir "vintage" havası var, beste de harika olunca tadında yenmiyor. fakat ne yazık ki albümdeki diğer şarkıların bu şarkının kalitesinde olmadıklarını belirtelim. nasıl bir albüm yapmışım allahım boş şarkı yok!

8 - porcupine tree - sleep of no dreaming

şarkı en sevdiğim porcupine tree şarkısıdır. bir kaç kişi için de aynı etkiyi yarattığına eminim, sencere ve emreye mesela. ortak geçmişimizin en güzel anılarından birini yaşadığımız zamanın fon şarkısıydı "sleep of no dreaming", hala dinleyince heryeri kar kaplanmış bir istanbul aklıma gelir. büyük şarkıdır.

9 - bono & mdh band - never let me go

hayatımda en çok dinlediğim şarkılardan biri de budur. "the million dollar hotel" filminin soundtrack'i için u2 elemanlarının aralaarına bir kaç müzisyen daha alarak yeni bir grup oluşturması ile ortaya çıkan o harika soundtrack albümünün en fiyakalı şarkısıdır "never let me go". u2'yu ne kadar sevmiyorsam bu şarkıyı o kadar seviyorum. herşeyiyle görgüye erişmiş bir şarkıdır, işte vokalleri inanılmazdır, altyapısından üflemelilerine kadar herşeyiyle kusursuzdur. üzer sizi, canınızı sıkar, dikkat edin.

10 - coldplay - death and all his friends

coldplay son albümü "viva la vida"yı yaparken bir başyapıt ortaya çıkaracağının farkında mıydı ki? bu şarkı o harika albümün en uç eseridir işte, şarkının bir yerden sonra aldığı yeni form ve muhteşem vokal melodileri, sondaki post rock dokunuşu çok çok üst seviyede, inanın ki hiçbirşeyle kıyaslanmayacak kadar iyi. kulağına güvendiğim ve şarkıyı dinlettiğim her adamın kafasını kırması bunun kanıtı. bay emir son gördüğümde bu şarkıyla yatıp kalkıyordu. inanılmaz bir şarkı, kıymetini bilmek lazım.

11 - metallica - hero of the day

ben bu şarkıyı çok severim. insanların aksine "load" albümünü de çok severim. okhy de sever biliyorum mesela. çünkü güzel albümdür, ölçülü ve efendidir, içtendir. "hero of the day" bence ara dönem metallica'nın yaptığı en güzel şarkılardan biri. son albümü yapacaklarına içten bir "load" daha patlatsalar daha mutlu olurdum inanın ki. bırakın thrash'i slayer yapsın arkadaşım, siz içten iken daha güzel adamlarsınız.

12 - dredg - whoa is me

albümümüz kah ağlattı kah güldürdü, son bir şarkıyla enerjimizi geri kazanalım istedim. dredg orjinal tarzı ile yeni kanallar açtı, "whoa is me" o kanalların en güzel örneklerinden biri. dinleyelim de çilekeş falan nerden çarpmış onu öğrenelim. büyük grup başkalarını etkilemeyle olunmaz mı zaten?

http://rapidshare.com/files/198023543/battlethepinkrobots_vol_4.rar.html

http://uploaded.to/?id=0mdni0

Read more...

Valentin'e 1, gününe 2!


Valentine'in günü kutlu olsun arkadaş, beni hırgalamaz. klasik "ay sadece o gün mü sevgiliyiz sanki" edebiyatı da yapacak değilim. bu sadece bütün çiftlerin aynı anda kendini dışarıya atma günü gibi geliyor bana. hertaraf çiftle dolar, herkes birbirininkine bakar, "ooo elemanınki de iyimiş" der yanında sevgilisi varken. ben dedim şahsen bunu defalarca. bir çeşit podyuma çıkma gibi bişey. kendini kanıtlama imkanı da mevcut bu ortamda. hatun kişi de "bak elin adamı çelenk almış, senin alcağın papatyaya sıçayım" der içinden çoğu zaman. bir nevi sevgi ve önemsemenin değeri ölçülür hediyeler ve sağlanan ortam üzerinden. yari ile bir parkta simit yerken "hasktr ya, bugündü demi, unuttum be canım. çiçek ister misin?" diye soran "öküz" adam 3 gün sonra hatunu bıraktı da, Paris'e götürüp Eyfel önünde öpen "aşk çocuğu" sonsuza dek birlikte mi oldu? bakın dalganıza kardeşim.
hiçbirşey yapmayın demiyorum illa, kafanıza göre takılın işte. sıradan bir günde yaşanan küçük ve içten bir farklılık, süpriz gibi. favorim ortalama bir demet papatyadır. hatta demetin sapı parlak, janjanlı bir malzeme yerine eski bir gazete kağıdı ile sarılmış ise daha samimmi olur bence. hem kız trip attığı anda gözü o eski gazeteye diker okursun ince ince. ortam olarak ise en güzeli ev ortamıdır, "malumunuz"!!!
haydi hepberaber sevişelim bugün. sevgilisi olmayanlar ise Cem Yılmaz'ın dediği gibi ekran başında desteklesin. öyle "benim sevgilim yok" tribinin arkasına sığınıp eski sevgiliyi düşünüp kendini zorla kederlendirmeye kasmak, kıç kadar bir odaya tıkılıp oraya buram buram yalnızlık ağıtı pompalamak saçma. he bunu gayet samimmi olarak hergün yapan varsa, gerçekten bu duyguyu yaşıyor ise saygım sonsuz. ama sadece bu gün için özel hazırlanmış bir hüzün pakedine gerek yok hiç.
bir de Mister Deniz'in "abi sevgililer gününde barda tek başına takıl, ekmeği hertürlü çıkartırsın. oltaya takılmak için dolaşan balıklar var!" önerisine bir Burhan Altıntop cevabı ile karşılık vermek istiyorum; len bir "take it easy" demediğin kaldı, New York mu la bura?
e tabi New York olmasa da New Jersey'li. hayat O'na güzel. seneye Valentin gününde ordayım co, bir cheerleader kıstıramazsam blogda rezil ederim seni.

cheerleader'ın da hastasıyız bu arada;


resim de cenabet.com'dan!

Read more...

Spor3, Cristiano, Fedon, Çağla

11.2.09

spor3'ü kurcaladım azevel. gerçekten enteresan bir site. hele de yorumcuları ve foto galerileri ile parçalıyorlar ciğerimi. "Barnabeu'da sevişmek istiyor" başlıklı bir foto galerisine girdim. bir hatunun mayolu, bikinili, elbiseli, şulu, bulu fotoğraflarını koymuşlar. ne adını yazmışlar ne de sanını. ilk fotoğrafı koyayım da, bilenler söylesin kim olduğunu ve mevzunun ne olduğunu;

sonra altta alakalı galeriler arasında "Ronaldo iki sevgilisiyle yakalandı" başlıklı olanına girdim. pes diyorum! hani bir hatunla görüntülenince "sevgilisi" damgasını çakarlar ya. fotolarda hep 2 hatun olunca böyle bir başlığı uygun görmüşler. biraz daha kalabalığa karışsa demek ki "orgy" dicekler mevzuya. enteresan işler...

ama enteresan bir durum var fotolarda. Ronaldo'nun 2 rakibi var sadece ve bunlar kesinlikle Ibrahimovic, Kaka veyahut Messi değil. Fedon ve Çağla Şikel! üçüncülük madalyaları bile bunlar kadar bronz değildir eminim.


spor3'ten Çağla'ya kadar uzanan 5 dakikalık maceramı sizlerle paylaşmak istedim. tek temennim bu üçlüyü "Mike in Brazil"de görmek. Reality Kings'e büyük iş düşüyor bu konuda. kendilerine "şu dediklerimi iyi düşünün" diye üsteliyorum tekrardan. haydi, göreyim sizi!

Read more...

Evet Varg onu de

Read more...

New Jersey'den gelen cdlerin bana yazdırdıkları

10.2.09


her yazdığımız konuya yorumları ile katkıda bulunan, engin görüşlerini bizden eksik etmeyen, New Jersey'in en yakışıklı adamı, Dialethic nickli Mister Deniz'in tee Amerikanya'dan yolladığı cd elime geçti bugün. orijinal "Kayo Dot - Choirs of the Eye" hem de. içine de karışık bir caz dvd'si kıstırmış sağolsun. onun da içinde ne ararsan var; Dave Brubeck Quartet, Dave Holland, Dave Holland Quintet, Don Cherry, Eric Dolphy, Esbjorn Svensson Trio, Freddie Hubbard, Grant Green, Herbie Hancock, John Abercrombie, John Coltrane, John Surman Quartet, Keith Jarrett, McCoy Tyner, Miles Davis, Oliver Nelson, Ornette Coleman, Pat Metheny, Pharoah Sanders, Thelonious Monk, Wayne Shorter. bana 3 tane New Jersey'li cheerleader yollasa bukadar makbule geçmezdi (yok yok, geçerdi aslında). çaktım hemen "Miles Davis - Pangaea", ince belli çay ile çok iyi gitmekte şu dakka.

neyse, şu dakka mevzu Kayo Dot. Toby Driver çok yetenekli bir adam, bu büyük bir gerçek. ama aşırı yetenekli futbolcular fazla popüler olduklarında bazen çok varyete yapıp, topu ayağında fazla tutar, gereksiz pozisyonlara girer ya, Toby de bunu yapar oldu. Tartar Lamb projesi yaptılar ekürisi Mia Matsumiya ile. onca dinledim, aklımda bir nota bile kalmadı. Mia'nın da gideri çoktur bu arada. hastasıyız sülalecek. kemanı güzel çalar. kendisi bir porno koleksiyoncusuymuş ayrıca, yakışır! şunun güzelliğine bakın hele;


Toby'nin varyetelerinden bahsediyoduk ki, kafa Mia'ya bölündü. Tartar Lamb'dan sonra Kayo Dot grubu bir albüm daha çıkardı, "Blue Lambency Downward" adında. avangardlığın kulağına su kaçtı. Ayşeciğin avangartlığa doyduğu an! bunu bu blogda defalarca yazdık, ama yine yazıyoruz. Toby'nin gözüne gözüne girsin de kendisini toparlasın diye. adam ol Toby. biz senin albümünü "yeryüzündeki en acaip şey" diye anlatıyoruz, tee Amerikalardan yolluyoruz birbirimize. aklını başına devşir.
azevel Mister Deniz de "yeni Maudlin of the Well(MOTW) albümü kaydediyorlarmış" dedi ve bir alıntı kopyalayıp yapıştırdı bana; "In a recent blog post on the bands myspace page, Toby has revealed that they have raised enough money to record a new album, all donors will be credited on the new album. Recording is set to begin Feb. 10, 2009."
enteresan gerçekten. Toby Kayo Dot'un bine içine etmişken Maudlin of the Well albümü çıkarıyor. o eski MOTW olmayacağı kesin. değişik kombinasyonlar kurduk kafamızda; "acaba MOTW'i mi Kayo Dotlaştırıp, Kayo Dot ile full avangarda devam mı etçekler?", "yoksa eski MOTW aynen devam edecek de, Kayo Dot yine full avangard kalıp orta yolu hiçbirzaman bulamıcaklar mı?". saçmalıyor da olabiliriz gerçi, boş muhabbet bunlar. dinlersin, görürsün işte. demi ama?

Kayo Dot'un sitesinde fotolara göz attım bir. ve Toby'nin nekadar yetenekli ve enteresan bir müzisyen olduğunun sırrını buldum. şu aşağıdaki fotoyu büyütüp bir göz atın;


Syd Barrett'a benzemiyo mu sizce? evet evet, bi Syd var orda. tribe girdim görünce. korktum hatta biraz da. sanki Syd fotosuna bakıyorum gibi.

daha sonra Syd Barrett fotolarına bakayım dedim netten. şöyle bir tanesine rastladım;


sizce de şu aşağıdakine benzemiyor mu?


vay Tarkan efendi vay! seni Tevetoğlu seni! Metamorfoz hee! iyimiş!


bu yazının özeti şudur;

"her başarılı şeyin altında birazcık Syd yatar!"

Read more...

Gitar kahramanlarım

8.2.09

dergiler senede bir kez "en iyi yüz gitarist" falan listesi yaparlar, bilirsiniz. popülaritenin elinde avucunda yeşeren bu listelerde abuk isimler olur, efsaneler unutulur falan filan... sonuçta güvenilmezdirler.

aslında herkesin ayrı bir listesi vardır.

bir de ben olaylara hep şöyle bakarım; bir en iyi vardır, genelgeçer beğeniyle belirlenmiştir ve ortadadır, "zevkler ve renkler tartışılmaz" sözü geçeriz kılınır orada. bir de en sevdiğin vardır, belki sana göre büyük ya da farklı güzel yönleri vardır, ama subjektifsindir, yanlısındır. bunlar karışmamalıdır, birini savunurken diğerinden örnekler verilmemelidir. atıyorum, en çok testament'i seversin, fakat çıkıp testament slayer'dan daha büyüktür, daha kraldır dersen olmaz o iş işte. gorecki senin için büyük adamdır, ama beethoven'ı vardır bu işin, bach'ı vardır, en iyisi gorecki diyemezsin. objektif olmalısındır bu noktada. çoğu kişinin anlayamadığı bir sorundur bu bence.

bu yüzden "en iyi bilmemkaç gitarist" değil listemin adı, yani normalde en iyi saydıklarım değil, "gitar kahramanlarım". benim için en büyükler, en sevdiklerim. ki konu gitaristlik, binbir çeşit yolu var büyük sayılmanın. başlayalım...
.
1 - brian may
çok fena bir gitaristtir. ha şunu söyleyeyim, teknik midir, tekniktir, hızlı mıdır, o da vardır may'de, ama onu büyük yapan orjinal olmasıdır. gitarı, gitar tonu, soloları, hep orjinal bir adamdır. hızlı çıkış veya inişlerinde yavaş yavaş hızlanır mesela, başka kimsede duyamazsınız bunu. hissiyatlı gitaristtir. 8 senedir elektro gitar çalıyorum, dönüp bakıyorum da beni en çok etkileyen adamış diyorum.

2 - david gilmour
hangi büyük gitaristler listesine girmemiştir ki bu adam? pink floyd alemin en büyük ve ulaşılmaz müziğini yapmışsa, bu adamdır sololarıyla, gitarıyla o müziği çevreleyen. bir kere şu vardır, evrendeki en hissiyatlı soloları atma şerefi bu adama verilmiştir. çok klas bend yapar, çok hızlı veya teknik işlere hiç bulaşmaz. ama sorun norveçteki herhangi bir black metal grubunun gitaristine, o bile kabul edecektir büyülüğünü. etkisi böyle geniştir.

3 - erkan oğur
erkan oğur'un yüklendiği misyon, müziğinden veya gitaristliğinden daha önemli olmuş zamanla türkiyede. o gözle bakmak istemiyorum artık ona, çok yüzeysel ve cıvık cıvık bir ortam çünkü o. gitaristliği virtiözite seviyesindedir, perdesiz gitarda tektir, perdeli gitarda da çok çok çok iyidir. teknik ve hızlı olması klasik gitar eğitiminden geliyor. eğitim dediysem kendi kendini eğitmesiyle olan bir eğitim, almanyada okurken günde 12 saate varıncaya kadar klasik gitar çalıştığını anlatır bir ropörtajında. bir ara (2-3 sene kadar) hep onu dinledik, onun gibi çalmaya çalıştık, onu izledik sağda solda. etkilemiştir her haliyle beni, mütevaziliğiyle, işini dikkate almasıyla, doğaçlama yeteneğiyle. en önemlisi hissiyatı ile. çok iyi gitaristtir.

4 - tony iommi
black sabbath'ın gitaristi, metal müziği yaratan adam bu adamdır işte. o boğuk koyu riffleri yazarak sonsuza kadar devam edecek bir tür yarattı iommi, çok büyük bir gitaristtir. blues'dan gelme bir tekniği vardır, sololarında melodik ve hızlıdır, ama onu büyük yapan riffleridir tabii ki. burada "teknik çalışma"dan öte bir "müzik yazma yeteneği" devreye giriyor işte, milyon tane riff yazmıştır önünde bir örneği yokken, buna rağmen boş bir melodi yoktur o rifflerin içinde. büyüklüğü buradan geliyor.

5 - toby driver
müziğe bakışımı değiştirmiştir bu adam. kendisi kayo dot'un lideri, vokalisti, gitaristi, söz ve beste yazarı olur. onun yaptıklarını ilk dinlediğimde aydınlandığımı hissettim, başka hiçbir zaman alamadığım bir haz aldım. parlak fikirler, yaratıcı ve ilham verici besteler onun gücüdür, yoksa gitaristliği yüksek bir seviyede değildir. ama bir kayo dot müziğini ancak o yapabiliyor işte, hatta o bile yapamadı sonradan, ilk kayo dot albümü sonrası bir daha o noktaya geemediler. o ilk albüm (adı "choirs of the eye") bir referansdır, ileride daha da değerlenecek bir şaheserdir bana göre. ve bu adam yazmıştır. tüm müziğimi etkileyen adamdır.

6 - robert fripp
robert fripp dünyaya normal gidişattan başka şeyler anlatmıştır. yaptıkları, yazdıkları ya da gitar kullanımı dünyada başka kimseye benzemiyordu, grubu "king crimson" ile progresif müziğe defalarca kez yön verirken o hep beyin olarak oradaydı. gitaristliği için söylenecek tek şey; daha iyi çalınamayacağıdır. bir anlamda gitar kozmozunun bir ucu fripp'tir, kendince bir yol izlemiş ve o alanın üst eşiğini belirlemiştir. bir de hep oturarak çalar ki ayrık adam olduğunun ispatlarından biridir bu.

7 - adam jones
adam jones fripp'in manevi çırağı sayılır, o ekolden gelmiştir. kendisi tool grubunun gitaristidir, ve yazdığı rifflerle dünyadaki en sıradışı gitaristlerden biri olduğunu kanıtlamıştır. riffleri aksak, savruk, yaratıcı, şizofrenik bir yapıdadır, normal insanın aklına gelmeyecek şeyler diyeyim de kurtulayım bu işten. ilginç bir gitaristtir, beni tarzıyla etkilemiştir, çok severim.

herkesin ayrı kriterleri vardır eminim bu konuda, ben benimkileri yazdım, kahramanlarımı da. kendikileri yazmak isteyen buyursun yorumlara. saygılarla...

Read more...

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP