Ezeli Rekabet

30.1.09

Bill Russell - Wilt Chamberlain
















Coca-Cola - Pepsi












Tuberg - Efes Pilsen










Metallica - Megadeth








Fenerbahçe - Galatasaray













Kadir İnanır - Cüneyt Arkın
















David Gilmour - Robert Fripp












BMW - Mercedes













Magic Johnson - Larry Bird
















Sibel Can - Hülya Avşar

















Porsche - Ferrari
















Smirnoff - Absolut










Dodge Charger - Ford Mustang











Hobby - Tadelle






James Hetfield - Dave Mustaine
















Rambo - Rocky















Pink Floyd - King Crimson














Michael Jordan - Karl Malone
















Stratocaster - Les Paul








Bonibon - Ufo











Mc Donald's - Burger King












Robert De Niro - Al Pacino
















Tom - Jerry




















Road Runner - Coyote

Read more...

Günün Blogu'yuz, gururluyuz!

28.1.09


Bloxoo'da günün blogu olmuşuz! bizim için kısa sayılabilecek bir sürede hem de. gururluyuz, onurluyuz, bu gece rahat uyuyacağız. destek olan, önem veren, 3 satır da olsa okuyan, kendinden 5 kelime birşeyler bulan herkese teşekkür ederiz. şuanda Monaco ile Galatasaray maçı sonundaki İlker Yasin modundayım. ekip arkadaşım Mister Ug'un ise kaba etinde pireler uçuşuyordur şuan. yarın sabah çakar mevzuyu, O da birşeyler yazar...

şunu da ilave edeyim, anı olarak kalsın;

Read more...

Nouma, Güiza'yı diskoya götür!

27.1.09


Daniel Güiza, namı değer "okçu" arkadaşımız maalesef istediğimiz düzeye erişemedi birtürlü. herkes çok acımasızdı ilk dönemlerde, ben herzaman sempati ile baktım kendisine. en çok gol kaçırdığı dönemlerde bile oyun içindeki katkılarını görmezden gelmedim. ki ben kendi takımımı ve futbolcularımı insafsızca eleştiren bir herifim. buna rağmen ipe çekmedim Güiza'yı. çünkü O'nda birşeyleri yapabilecek bir potansiyelin olduğunun farkındaydım. İspanya liginde penaltısız 27 gol atabilen birisine pırt diye kötü futbolcu demek birazcık abes kaçar kanımca. ama daha sonraları bu eleştiriler büyük bir baskı halini alınca adamın boş kaleye bile eli ayağı titrer oldu. özgüvenini tamamen kaybetti. kendisi dışında gelişen bir olay olan bonservis ücreti konusunda da ezildi, o ücretin altında kaldı. duydum ki özel hayatı da boku yemiş durumda. futbolcuların en çok üzüldüğüm yönüdür bu, koca Adrianolar bile ne hale düştü özel hayat problemleri yüzünden. bu yazıyı Güiza'yı savunmak amaçlı yazmıyorum kesinlikle, sadece O'nun için üç beş satır karalayım dedim şu futboldan uzak blogumuzda. herkes cenabet derdi Güiza'ya boş kaleye kaçırdığında, adam dün açıklama yapmış "4 aydır tekim bile yok" diye. geceleri alemlerde diyordu millet, ama tam tersi çıktı adam. kapanmış kalmış tek başına. "Nouma Güiza'yı diskoya götür" diyorum burdan kendisine. şu sempatik, acılı surat ifadeli arkadaşımıza bir yardımcı olun. kaybetmeyelim, kazanalım şu herifi. kazanmak için her yol mübahsa eğer, bir güzellik edin adama. babam 1977 yılında Adana'da okurken oturduğu Yeşiloba mahallesinin futbol takımının kahramanı durumundaymış daha yaşı 18 iken, o çocuk yaşlarda. takım arkadaşları olan ağabeyleri babamı da alıp takımca geneleve gidiyorlarmış. sıkıntısı olanın sıkıntısı gideriliyormuş ozamanlar için gayet normal olan bir yöntemle. buradan Fenerbahçe camiasına sesleniyorum; bir Yeşiloba kadar olamadınız be!

dipnot: Vince Carter bile smaçlardan sonra Güiza işareti yapıyo!

Read more...

Haftasonu alkol

26.1.09

başlığı Aceto'nun "haftasonu futbol" postlarından iç ettim. felaket sıkılıyordum cumartesi günü, tam o anda liseden arkadaşlarım "olm pes oynuyoz, gelsene" dedi. "olm sıktı buara futbol muhabbeti, keyfim yok, gelmeyim" dedim. bir yandan da ne yapabilirim diye düşünürken gece 9 oldu saat. aynı ekip busefer "olm içicez, gelcen mi? Jack Daniel's var bak!" dedi. hiç düşünmeden "geliyorum!" dedim. böyle de menfaatçi bir tipim. böyle bir tip var bende! bana 500milyar çıksa burdaki kimseyi tanımam!
sonra aldılar beni arabayla, "olm kilerin anahtarını bulamadım, alamadık viskiyi, bi Smirnoff çakalım!" dedi. "ok" dedim. bu arada bu Ersin adlı arkadaşım da bu blogu okumakta arada sırada. Bulgaristan'dan bilimum içkiyi getirtir, kilerine saklar. neler var kimbilir. "olm Ersin, patlatıcam o kileri bir gün" diyorum kendisine buradan. söylemedi demesin!
bu sırada hesaplar yaptık "olm bi Smirnoff alcağımıza 2 Istanblue mu alsak?" diye. "ok" dedi millet. sonra Ersin ile bir alışveriş merkezine girdik. Istanblue'yu arıyorduk raflarda, Ersin bir an Smirnoff ile gözgöze geldi. "anuna korun Istanblue'nun, Smirnoff içecem, bira ile devam ederiz" dedi. herzaman olduğu gibi elmalısını çekiverdi raftan "tıssst" diye. "tıssst" efektini mister ug çokiyi bilir, hahha! bir de elma suyu aldık, cips mips, Ersin "viski sözünü veren benim, hesabı ben ödücem" dedi, geçirdi karttan tıssst diye. yakışır! bütün gece komiklik, şakalar. yer yer ciddi konular, yer yer hatun milletini çekiştirmeler, yer yer eski anılar, aşklar, sevişmişlikler derken kafa 1 oldu tabi herkesin. bu sırada tv falan da izledik. Erkin Koray sıçtı kafamıza Ferhat Göçer'in programında. O'nun da etkisi vardır kafada. en enteresanı da gecenin bitişi oldu aslında. türklüğümüzü belli ettik yine. acıktık, kellepaça içelim dedik, iki arkadaş "ben gelmem olm, uykum var" dedi. diğer üçümüz ısrarcı davrandık, ama caydıramadık herifleri. 2 arkadaş evden tencere alıp gittiler meşhur "Bolkepçe" adlı çorbacıya. yeryüzünün en dandik çorbacısıdır, ama güzelliği o dandikliktedir. daha evel içinden kıkırdak çıkmıştı hatta, yine çıktı o gece. giderken yanlarına bir bardak verdim "sirke koydurun lan buna" dedim, o da geldi sağolsunlar. çorbalar içildi, saat 5 oldu, yattık. 2 erkek yer yatağında, 3 erkek de 2 kişilik bir yatakta zıbardık. 10da kalktık, fix menü, börek ve çay. normalde fix menüde kıymalı börek olur, onu yersin, kıymadan çok soğan vardır içinde, bütün gün mide ekşir falan. busefer o olmadı, tek eksik o idi.
bu yazıdan çıkarmanız gereken bazı sonuçlar var ey okuyucu. yaş oldu 25 ama hala lise arkadaşlarımız var bin şükür. 9 sene evel ne isek hala aynıyız. he busefer sabahın 8inde yahudi mezarlığının dibindeki duvarda değil de kendi evimizde keyifle içiyoruz, ama herşey aynı bok aslında. değişen birşey yok, negüzel! yazıdan çıkarılan diğer bir sonuç ise en başta belirtildi zaten, ne menfaatçi adamım ben be. alkolü duyduk, hemen pantolonu giydik falan. yok lan, menfaatçi değilimdir aslında da, öyle sıkıntılı bir anda "abi Jack var, kop gel" denir mi insana? kimin yüreğinde bir coşku oluşmaz ki? bir diğer sonuç da Ersin efendinin kileri. viskiler, mavi bandrollü Malbuşlar, votkalar fulldür, nataşa bile vardır belki. orayı hedef gösteriyorum buradan, patlatmak farz. avantamı verene açık adresi verebilirim!
yazıdaki en büyük sonuç ise hepimizin Türk olduğu gerçeğidir. istediğini iç, votkalar, viskiler, istediğini dinle, Radioheadler, Pink Floydlar, Ulverler, o gece kellepaça ile biter! bizim tencere ile getirtme olayı daha bir Türklük gerçi, yapacak bişi yok!

son olarak da şunu söylemek istiyorum;

Adriana Lima "birdaha kellepaça yemeyeceksin" dese, işkembe bile yemem!

Read more...

Battlethepinkrobots Compilations, vol.2

23.1.09

evet sevgili okuyucu, sırada battlethepinkrobots kompileyşınları serisinin 2. toplaması var. okhy'nin konseptine bağlı kalarak hoppala şarkılardan göztaşartıcı yürek burkan eserlere doğru ilerliyoruz, kakarakikiri girdiğimiz albüme salyasümük ağlayarak çıkıyoruz, işte battlethepinkrobots toplamalarının klaslığı da burada ortaya çıkıyor zaten. adet olduğu üzere şarkıları kısaca anlatalım şimdi. herkese iyi dinlemeler.

1 - keane - atlantic

keane'in "under the iron sea" albümündeki diğer şarkılara (ve keane'in diğer şarkılarına) benzemeyen tek şarkı, albümün nadide çiçeği, hatta biraz daha ileri gidersek "bozgunda çiçek". keane gibi piyano tabanlı, vokal melodilerinin yürüttüğü bir brit rock yapan bir grup için ekstra garip bir şarkı, soğuk bir havası var ama ağır aksak gitmesine rağmen üzücü de değil. albüme bir acaip girdik, hayırlı olsun.

2 - alice in chains - would

breh breh breh, şarkıya bakınız sayın okuyucu, grunge efsanesi alice in chains'in "dirt" albümünden bir klasik. daha geçen arkadaşlarla oturmuşuz, gecenin bir vakti, o sırada bir ara "would" çalmaya başladı. ben "bu şarkıyı yapsaydım hiçbirinizi tanımazdım" dedim. bay emir "oha bu nasıl şarkı" deyip suratını buruşturdu. bay emre "layne staley nasıl ama, şeytan karizması var herifte" dedi. bu da böyle bir anımdır.

3 - beirut - a sunday smile

2008 senesi benim için bu şarkıyı binlerce kez döndürmemle geçti, bir ara bu şarkıyı yedim, bu şarkıyı içtim. o kadar benimle iç içe oldu ve bazı olaylarla içselleşti ki buraya almadan olmaz. canımdır.

4 - steven wilson - significant other

steven wilson yılların prog emekçisi olarak geçen sene bir de solo albüm yaptı, ve albüm çoğu porcupine tree albümüne bin basar niteliğinde olduğunu dinledikçe kanıtladı. şarkı klasik steven wilson şarkısı, herşeyiyle porcupine tree kokuyor, e şarkı da çok güzel ama ayrıcalığı ne? burada olmasının nedeni nakaratındaki inanılmaz hatun vokaller, o melodiyi yazabilmek için ruhumu şeytana satarım mesela çok rahat. o nasıl şey?

5 - fleet foxes - your protector

hatırlatalım, fleet foxes albümü dinlenildikçe güzelleşiyor. albümden seçimimiz "your protector", vokaller muhteşem, folk havası muhteşem, western atmosferi muhteşem. şarkıdan o "kahverengi" tadı alan lütfen yorumunu belirtsin, yalnız olmadığımı anlayayım.

6 - holler, wild rose! - holler, wild rose!

en çok bel bağladığım ve büyük olacağına inandığım gruplardan biri holler, wild rose!, ve ilk albümlerinin açılış parçası da harika fikirler barındırıyor. onlar nasıl güzel vokallerdir, o nasıl bir sound'dır artık bilemiyorum, ama çok güzel olduğunu sezebiliyorum. sezgi ne acaip şey.

7 - the last shadow puppets - my mistakes were made for you

albümümüzün ikinci kısmına geldik, hafiften tribe bağlamaya başlayalım. the last shadow puppets'ın ilk albümü "the age of the understatement" çok ilginç bir albüm, dinlemeyen mutlaka dinlesin, 60lar karanlık havası, brit kökler, muhteşem fikirler. şarkımız albümdeki en nadide parçalardan birisi, ve ilerde bir klasik olmaya aday. üzgün gibi ama değil de gibi. ama öyle de gibi.

8 - queen - you don't fool me

şarkı oynak gibi olabilir, ama aslında ne kadar üzgün bir şarkı olduğunu sezebilmenizi isterim. sözlerindeki fenalığı sezin mesela. gitar solosu adama gitar çalmayı bıraktırır, bunu da sezin. tüm zamanalar favorilerimden, üzerine queen yapışmış adam talentoya selamlar, şarkı ona da gitsin.

9 - sakin - kızmızı oda

sakin'i ilk duyduğumda önemsemedim, sonra şoparlarla çektiği klibi görüp "fena değil" dedim, en sonunda bir hareketle albümü çekip çok fena oldum. şimdi modernite olarak, modern müziği bilmek ve uygulamak olarak en üst mertebe olarak mor ve ötesi var diyoruz ya, mesela herifler fikir olarak, düşünce olarak, bunu sahaya yansıtabilmek olarak her türlü mor ve ötesini geçmişler, kralına değil alayına giderleri var nerdeyse. değişik bir uca kaymışlar, özellikle biz, "müzik yapan, beste yapan" birkaç arkadaş olarak aklımız gitti. neyse sakin'i başka bir yazıya saklayalım. şarkı müthiş. bu şarkıdaki vokallerin, vokalin serbestliğinin, kalitesinin çok az şarkıya nasip olacağına dikkatinizi çekerim. türkiyeyi bırakın dünyada yok lan böyle vokal kullanımı. çok acaip.

10 - craig armstrong - let's go out tonight

hafif hafif gidiyorduk hop diye craig abi geldi, anlayın ki ağlıycaz. zaten craig'i nerde görürseniz duyarsanız kaçın, adam direkt zarar, üzüntü, elem, keder. bu şarkıda da sevgilisine sesleniyor, "herşeyin güzel olduğu bir yer biliyorum, bu gece dışarı çıkalım" diyor, üzüyor, hayatımızı sorgulattırıyor, kalp kırıyor. craig yaptıkların yetmedi mi? niye üzüyorsun bizleri abicim?

11 - radiohead - pyramid song

soğuk, buz tutan bir kasvet. aksaklık içinde bir aksaklığı olan piyano yürüyüşü, tarif edilemeyecek bir vokal, o, bu, şu. radiohead dünya üzerindeki en büyük şarkıların birkaç tanesine imzasını attı, pyramid song da onlardan biri işte. 50 yıl sonra da dinleriz, 100 yıl sonra da torunlarımız falan dinler, ama şimdi biz dinleyelim de tribine girelim. üstünüze birşeyler alın, üşütür.

12 - muse - blackout

"sing for absolution" albümünden unutulmuş, altta kalmış bir ağıt. "herşeyi yapabilen adam" matt bellamy ağır ağır söylüyor şarkıyı yaylılar eşliğinde, bir de ortada solosunu patlatıyor. çok pis şarkı, can evinden vurmak gibi bir amacı var. dikkat edelim.


albüm linkleri:

http://rapidshare.com/files/187931816/ugandokhybattlethepinkrobots_compilations_vol2.rar.html

http://uploaded.to/?id=g5yq4n

sevgiyle, esenlikle kalın.ugandokhybattlethepinkrobots sizleri çok seviyor...

Read more...

Abi tavuk geldi


üstüne tanımıyorum, tanımadım, tanıyamam, tanımayacağım

Read more...

Kobra Takibi ve Yabancı Gelin

22.1.09

düngece uyku tutmadı yine. "Kobra Takibi" adlı alman diziye rastladım, gerçekten enteresandı. alamancası "Alarm Für Cobra 11". iki polis var. birisi türk, birisi alman. yakışıklı, karizmatik olan alman tabiiki. türk ise gayet vasat bir model, adı da Semih. zaten şu bilimum polis ekürili filmlerin hastasıyım yıllardır. gettoda siyahların okuduğu bir okulda, onları adam eden ve aralarında duygusal bağ oluşan beyaz öğretmen senaryosu ile birlikte gayet tuttular. tek başına efendi gibi polis memurluğu yapan bir adam tutmuyor piyasada. illaaki bir yancısı olacak. ikisi bir yakışıklı olamaz, yada popüler, yada herneyse. illa bir tanesi. bu dizide de alman abimiz işte. ama ben olsam dizinin adını "Rampa" koyardım arkadaş. daha evel de rastgelmiştim birkaç kere, 3-5 sahne izlemiştim. dün de iki bölüm ardarda seyrettim. arabalı kovalamaca sahnelerinde olmadık yerlerde çıkan rampalar beni benden aldı. len otobanda gidiyon, yol bomboş, orta yerde rampa çıkıyo, araba fırlıyo gidiyo anasının dinine. sonra o boş yol birden doluyo, sırayla arabalar birbirine çarpıyo, uçuyo, atlıyo, ediyo. ortalama 15 dakika sürüyo bu kaza, kaza ortasında 2 reklam giriyo falan. bunebe! altlarında da ya 3 serisi bir BMW, yada Mersedes SL falan. alt tarafı bir suçlu yakalıcam diye 50 arabayı birbirine sokuyolar. o kaza yapan arabalardan da hiçkimse çıkmıyor kaza sonrasında, sanırım ölüyolar. en iyi ihtimalle düşündüğümde bile o kazalardan bi 10 ölü çıkar. e değermi? rampalara bonus mu veriyolar? enteresan gerçekten, farklı kafalarda bir film! her sahnesi atraksiyon. bir sahnede adam kırmızı ışıkta duran bir konvoyun en önündeki araca diğer arabaların üstünden koşarak ulaştı. amacın ne Semih? türklüğünü orda da belli etmek mi? tamam, yanındaki adam karizma, senaryo kurbanısın. ama bu şekilde biyere varılmaz coni. bak bizim türk polisine, altlarında "çakar-almaz" Reno 12. onun debriyajına hükmetmek kolay mı? allah esirgesin. hele bir de sivil ekip araçlarımız var ki, onlar da Reno 12. arka camın orda nah böyle bir anten, hiç belli ediyo mu adamlar sivilliğini?
dizideki rampalardan gınalar gelince çevirdim kanalı. daha güzel rampalara denkgeldim. "Yabancı Gelin" diye bir yarışma. var içlerinde 2-3 tane gayet hoş. ben Maria'da, Lorraine'de ve Akvilina'da varım hertürlü ( şu blog adresini de sağ sütuna eklesek mi?). ben olsam şu üçüne yazardım, en azından yarışma bitince dışarda takılma ihtimalini göz önünde bulundururdum. harika hatunlar valla.

madem alman dizisinden geldik buralara, bir alman atasözü ile bitirmek isterim makalemi;

bir berber, bir berbere, "bre berber, biz beraber, Werder Bremen maçı izleyelim" demiş!

Read more...

Makarnacı Dayı

20.1.09


Posta gazetesinin ortalarında biryerde öyle bir bölüm var ki. adı; "Yurdumun Şairleri"! Zeycan İlhan diye bir abimiz yada ablamız hazırlıyor (Zeycan ne ismi abi?). okumanızı, hatta ve hatta kaçırmamanızı tavsiye ederim. Penguen'in "Vatandaşa Sorduk" bölümünden çok daha üst düzey kalitede bir dizi. en nadide vesikalıklarını yolluyor amcamlar. zaten köşede bir uyarı var; "en beğendiğiniz şiirlerinizi renkli bir fotoğrafınız ile birlikte yollayın, biz de yayınlayalım" diyor gazete. olay bukadar basit, içerik miçerik önemli değil. fotoğrafı da yanına paket yaparsan hertürlü çakarız şiiri diyorlar kendileri. bugün de seçme tipler, seçme şiirler vardı. ama içlerinde öyle birtanesi vardı ki, ömrümde gördüğüm en progresif şiirdir kendisi.

şiirin adı; "Makarnacı Dayı"

ve üstünde dayının vesikalığı ile birlikte şöyle bir açıklama var;
"Ali Tamer, 55 yaşında, emekli, İstanbul'da yaşıyor. 30 yıldır şiir yazıyor. bu şiiri tüm makarna sevenlere ithaf etmiş."

gelelim şiire;

"Spagetti canavarı
Yer her gün makarnayı
Ne yapsın yoksa çok parası
Her gün yer makarnayı
Makarnacı dayı aşkı
Karısı, makarna, rakı
Uzun mu olsun yassı mı
Farketmez incesi şişmanı
Olursa üstünde ketçabı
Mis kokar nefis tadı
Makarnacı dayı aşkı
Ye, ye, ye makarnayı
Ye, ye, ye makarnayı
Makarnacı dayı aşkı
Karısı, makarna, rakı"

işte budur arkadaş! bakış açısına, anlatım tarzına, betimlemenin derinliğine bir bakın. Pink Floyd'a söz olacak kapasitede, tribin bini bir para. yokluktan makarnaya talim bir adamın herşeye rağmen hayatından son derece memnun olmasını içeren bir konu sezdim ben. "karısı" mutlu bir yuvayı simgeliyor, o da halinden memnun. "rakı" ise onca zorluğa rağmen yaşadıkları keyfi, hayatın tadını hertürlü çıkarabilme kabiliyetlerini. bu şiir resmen toplumumuzu özetlemiş ey okur. bu bizden bir şiir, bizden bir şair. Ali Tamer dayıya "ellerine, yüreğine, emeğine sağlık" sağlık diyor, başarılarının devamını diliyorum.

ayrıca şuana kadar bana hemen hemen aynı duyguları hissettiren nadide saykedelik müzik "OSJB"ye sormadan edemicem; şu adamla bir irtibatınız mevcut mu? eğer değilse de ortak bir proje içine girmeyi hiç düşündünüz mü? aranızı yapayım mı?

Read more...

Çemen


yemek konusunda alaturka bir adamım. kuruya çeyrek ekmeği düşünmeden banarım. soğanda da tereddüt etmem hiç, ekerim tuzu önüme, bir baş soğan hak getire. gece vakti acıktım azevel, dolabı kurcaladım inceden. baktım orda bir aslan parçası yatıyor, adı "çemen"! bir ekmeği ortadan kopardım, onun da içini yararak açtım. verdim çemeni içine. biraz da Erzincan tulumu. değmesin yağlı boya!
enteresan bir lezzet çemen. pastırmanın kenarında çit görevi görür ve o lezzeti veren en büyük etkendir. çemen otu, salça, sarımsak, nane bulunur içinde. pastırmanın kilosu altınla kapışırken, çemen gayet ucuzdur. ve buna kıl olurum hep. 2 liraya almak ağırıma gidiyor, bunun fiyatı bi 10 kağat olmalı. 30 liraya Opeth konserine gitmek de koymuştu bana, 150 vermeyi istemiştim. bu da onun gibi birşey.
şu dakika yarım ekmeğe kaymış bulunmaktayım sevgili okuyucu, ama keşke o an hiç bitmeseydi. hiç doymasaydım keşke, daha da yeseydim. ama iyi ki de şu dakka birisiyle sevişmem gerekmiyor, bunu hiçkimse istemezdi. ve iyiki de yarın sabah idrar tahlili yaptırmamı gerektiren bir durum yok. bu kokuyu İsrail'e "hohhh"lamak istiyorum, bunu ancak onlar hakediyor.

sevgiyle kalın!

Read more...

Yasaklansın!

19.1.09


- Aysun Kayacı'ya pot kırmak yasaklansın! gerdan kırsın...

- Ömer Üründül'e önlibero yasaklansın, kollektiflik de tabi...

- STV'ye dini duygu sömürüsü yasaklansın! kırmızı noktalı film kuşağı koysunlar arada...

- tayt metal yasaklansın! tişörtleri ise tozbezi yapılsın...

- post-rock grubu kurmak yasaklansın! en azından bazı şartlar konulsun...

- Cavanagh kardeşlerin anadolu turneleri yasaklansın! nereye gitsem bir konserleri var...

- Mehmet Ali Erbil'e parmak yasaklansın! ya da o parmak O'na...

- Adanalı dizisindeki Sofia'ya benim haricimdeki erkekler yasaklansın! seviyorum abicim...

- Deniz Baykal'a muhalefet yasaklansın! hatta herşey yasaklansın, yağmurda su bulamasın...

- Ata Demirer'e gülmek yasaklansın! ya Atacığım, bi git be, kalbini kırmadan...

- Iron Maiden tişörtlü emo yasaklansın! Tokyo Hotel neyinize yetmiyo lan...

- Yusuf Şimşek'e beyaz sayfa yasaklansın! Esra Balamir de Yusuf'a yardımcı olsun bu konuda...

- Türklere rock müzik yapmak yasaklansın! sigortalı bir iş bulup efendi efendi çalışsınlar, olmadı Bağkur'dan emekli olsunlar...

- Charlie Chaplin filmlerini Kemal Sunal'a uyarlamalar yasaklansın! gerçi geç kalmış bir temenni bu...

- Hıncal Uluç'a flar yasaklansın! kaşkol geçirsin boynuna...

- evlendirme programları yasaklansın! çocuk yaptırtma yada boşandırma formatlı yapsınlar, yenilikçi olmak lazım...

- Dredg'e yeni albüm yasaklansın! ulan 3 senedir çıkarcaksınız be, yazık...

- çakma 80ler partileri yasaklansın! önce bi 80lerin yüksek bel pantolon ve tırt elektronik müzikten ibaret olmadığını öğrensinler. ayrıca haftada bir de yapılmaz, her işin bir adabı var...

- Replikas gibi entel-şebelebettin rock grupları yasaklansın! hiç komik değiller...

- Nils Petter Molvær abimize müzik yapmak yasaklansın! manyak oğlu manyak...

- esnaf lokantalarındaki peçete niyetine konan pembe kağıtlar yasaklansın! abi alın bi peçete artık be, babanızın hayrına...

- Designbyhümans'daki tişörtler yasaklansın! baktıkça içim gidiyore, mister ug'u kıskanıp alasım geliyore...

Read more...

Master of Reality

18.1.09


efsane sanat eserleri dizimizin 2. bölümüne black sabbath'ın "master of reality"si ile devam ediyoruz. klasik "sanat" tanımının belki popülarite olarak dışında, fakat açtığı yollarla ve kusursuzluğuyla tanımı tam olarak konumuzu ilgilendireiyle. hadi başlayalım...

black sabbath ilk albümü "black sabbath" ile yeni bir deneye girişmişti; koyu, ağdalı, karanlık bir sound yakalamışlardı ve bunu korku filmlerinden çıkma, daha önce denenmemiş rifflerle sunuyorlardı. vokalist ozzy osbourne klasik anlamda bir vokal tonuna sahip değildi, grubun koyu ve basık müziğine kontrast oluşturan tiz ve kendine has bir vokale sahipti. daha ilk şarkı "black sabbath" ile vuran, şok eden, rock müziğin, o büyük suyun kaynağını yerinden oynatan bir albüm, büyük ve etkili. ardından gelen "paranoid" ile de grubun müziği daha elverişli ve daha sağlam bir yere oturdu. daha az karanlık daha fazla kurmaca. heavy metal'in kavramsal başlangıcı "black sabbath" albümü ise tekniksel başlangıcı "paranoid" olabilir. albümün inişleri çıkışları vardır, bazı birkaç sabbath ve metal klasiğine ev sahipliği yapar; "war pigs" gibi, "paranoid" gibi, "ironman" gibi... asıl konumuz burada başlıyor.

"master of reality" 1971 yılında yayınlandı. 8 şarkıdan oluşan albüm kendisinden sonra gelecek ve belki de sonsuza kadar sürecek olan rock ve metal müziği için tüm numaraları ve fikirleri barındırıyordu. albümün her bir riff'i klasik kabul edilebilecek kadar kusursuz ve başarılıdır, bir öncü olarak sınırsız bir kaynak olarak kendisini ortaya koyabilmiştir.

şarkılara tek tek bakalım isterseniz; loop şeklindeki hipnotize gitar riffi ve uyuşturucu hakkındaki sözleriyle "sweet leaf", progresif oyunlarıyla "after forever", harika bir intro olan "embryo" ve ardından gelen sözleri, yapısı ve kusursuzluğuyla bir metal klasiği olan "childer of the grave", pastoral ve folk esintili akustik şaheser "orchid", riff fabrikası "lord of this world", tarihin en ağırbaşlı yalnızlık ağıtlarından "solitude" ve son olarak ağır, karanlık "into the void".

tüm bu şarkıların hepsi bugün birer klasik olarak kabul görmektedir. "master of reality" yi buraya almamın sebebi kusursuz bir albüm olmasından geliyor zaten. ozzy dönemi sabbath müziğinin ortaya çıkardığı 8 albüm var(hatta 7.5), bunların 6 tanesinin tüm zamanların en büyük albümlerinden sayılması zaten grubun büyüklüğünü ve benim bir seçim yapma sıkıntımı ortaya koyuyor. sonuçta seçtiğim albüm "master of reality" oldu, çünkü bu kaynak o denli büyük ki dibine kadar sömürülmesi, etkilenilmesi, çalınıp çırpılmasına rağmen hala büyük bir anıt gibi duruyor.

metal "black sabbath" ile fikirlendi ve filizlendi, "paranoid" ile ilk ciddi örenğini sergiledi ve madden hayat buldu. kusursuzluğa ulaşıp tam örneğini ve kaynağını sunduğu albümdür "master of reality". kraliçeye ve prense sesleniyorum, kraliyet nişanı falan verin şu adamlara, azcık kadir kıymet verin. şu albümün yüzü suyu hayrına.

Read more...

Yeni tema ve blog sektörü üzerine iki çift laf

16.1.09


yeni temamız hayırlısı olsun. aslında pek bir değişiklik yok sayılır ama, mister ug günlerdir "abi sağ sütunda herşey havada gibi duruyo, çok rahatsız oluyorum" diye başımın etini kemirdi. ben de binlerce template sitesi taradım. günlerce beynim döndü. gecemi gündüzümü buna verdim. güzel tema çok, özellikle de o Ourblogtemplates'de çok kullanışlıları mevcut. her bir ayrıntısını değiştirebileceğiniz ayarlar bulunuyor içinde. hatlar biraz köşeli de olsa gayet hoş. ama ben geniş metin alanlı temaları daha çok sevdiğimden aylarca yüzüne bakmamıştım. sonra Bloxoo'da alanların genişliğiyle oynama metodu gördüm. kodlardan yapılıyomuş meret, denedim ben de. sonuç gayet olumlu oldu. sizi bilmem ama ben ve mister ug gayet beğendik. sağ sütunun rengini beğenmedi başta mister ug, sonra şöyle birşey buldum Widgetbox'ta. ordan dana akciğeri pembesi rengini nasıl yakaladıysa mister ug, ekledik kodlara, Miss Törki oldu. bu sayede ben de tema kodlama üstadı oldum, meslek edindik bir nevi. üç beş kişiye yardım ederiz, kızlar bana hasta kalır falan. çok büyük umutlarım var!
şu tema, widget işlerine bakınırken bir daha anladım ki, şu blog alemi büyük sektör olmuş. gerçi çok eski blogcu sayılmam ama, olayın bu boyutta olduğunu kesinlikle bilmiyordum yakın zamana kadar. bu konunun futbol blogu versiyonlusunu mister ug yazmıştı daha evel, "enflasyon" adlı harika bir yazıyla. ama olay sadece futbol blogu ile sınırlı değil. post-rock gibi 4-5 dala ayrılmış blog camiası da. klonlanmışlar bu kategoriler altında. depresif emo hatun blogları, futbol blogları, müzik rantçısı bloglar, akıllarının ermediği gündem konularına eğilip kendilerini önemli hisseden bloggerlar gibi kategoriler mevcut. herzaman söylüyoruz burada, kaliteli ve herşeyden önemlisi samimmi olan herşeyde varız biz. her alanda olduğu gibi, blog konusunda da böyle. sonuçta çok çok beğenerek okuduğum, sürekli takip ettiğim bloglar var ise gerisi ilgilendirmiyor beni açıkçası. ve o sevdiğimiz blogculardan bazıları da buraya bir çayımızı içmeye geliyor ise ne mutlu. demek istediğim şu ki; bizi izleyen kitleyi oldukça kaliteli buluyorum. bunu da bir şans olarak görüp, daha da zevk alıyorum bu işten. gerisini fazla kurcalamamak lazım...
sektörün widget-gadget yönü de inanılmaz boyutlarda. otun, bokun eklentisini yapmışlar. inanılmaz gerçekten. hicri takviminden tut, flash oyunlara, bilimum site aktarmalarına kadar herşey var. gereksiz gördüğüm şeyler dolu ama, bunları gerekli gören milyonlarca insan olduğunu düşünürsek, gayet güzel bir hizmet. ama Facebook'taki Daily Babe Application'ı istiyorum ben bloguma. burdan büyüklerime sesleniyorum; bir el atın lütfen!

Read more...

Battlethepinkrobots Compilations, Vol.1

15.1.09

müzik güzel şeydir, ruhun gıdasıdır. mister ug ile yola çıktığımız şu köfteci arabası misali blogumuzu izleyen sevgili okurlarımıza bir güzellik yapalım dedik. bunun da en güzel müzik yolu ile olabileceği kanısına vardık. zaten sürekli düşünüp dururuz, millete neler verebiliriz diye. arada bir ''Battlethepinkrobots Compilations'' adı altında toplama şarkılardan oluşan albümleri sizlerle paylaşmaya karar verdik. mister ug ''ilk sen yap'' diyerek büyüklüğünü gösterdi ve bana öncülüğü verdi. kiminizin bildiği şarkılar olacak albümde, kiminiz ise yeni lezzetler tadacaksınız, kimbilir. içinde dinlediğiniz şarkılar olup da albümü indirmeseniz bile ''abi bildiğim şarkılardı, yine de indirdim. teşekkürler battlethepinkrobots!'' demeniz dileğiyle, albümü tanıtmaya başlıyorum inceden!

albümümüzün adı; "Battlethepinkrobots Compilations, Vol.1"


1- The Flaming Lips - In the Morning of the Magicians

The Flaming Lips'in blogumuzun ismine ilham veren albümü "Yoshimi Battles the Pink Robots"dan nadide bir şarkı. mister ug'a günün birinde ''abi sürekli aklımın içinde bir melodi, ruyamda falan da hep aklımdaydı, ama aklıma gelmiyo şarkı bir türlü, bir gün sonra bir baktım ki bu şarkının melodisiymiş" yada buna benzer birşey dedirttiğini hatırladığım bir şarkıdır kendisi. o derece güzeldir.

2- Styrofoam - After the Sunset

Belçikalı elektronikçi müzisyen Arne Van Petegem'in projesi Styrofoam'ın "A Thousand Words" albümünden oynak, mutlu, ferah bir şarkı. mutlu ediyor bu şarkı beni her dinlediğimde. güzel güzel ritmler, hafif hafif gitarlar, dört dörtlük altyapı ve harika bir vokal. hoş bir indiepop şarkısı, gider hertürlü...

3- Orange Goblin - Some You Win, Some You Lose

harika bir stoner grubu Orange Goblin'in "Thieving From The House Of God" albümünden klasik stoner riffleri barındıran eğlenceli, enerji dolu bir şarkı. ben bayıldım bu albüme şahsen. en sevdiğim şarkı da bu oldu albümde. arabada marabada iyi gidiyo gençlik. gaza gelir insan, altınızdaki Tofaş'ı bir anda 1968 Mustang sanabilirsiniz. aman dikkat!

4- The Tea Party - Samsara

çay partisinin "TRIPtych" albümündendir kendisi. bu albümü 2-3 yıl evel dinlemiştim, pek sarmamıştı. geçenlerde Dialethic nickli Deniz arkadaşım hatırlattı, verdi linki. bana sadece dokunmak kaldı. zamanında fazla doğu, fazla oynak gelmişti sanırım. ama busefer baya bi sevdim. albüme eğlenceli şarkılarla başladık, bu da onlardan birisi. Kurtlar Vadisi'nin bir müziğine benzer şekilde başlayınca "noğluyoz" dediydim zamanında. sonrası ise enteresan bir şarkı. bunun da hertürlü gideri var .

5- Steve Von Till - Running Dry

hiç sevemediğim funeral doom grubu Neurosis'in elemanı Steve kardeşimizin solo albümlerinin bu grupla tarz olarak hiçbir alakası yok. almış akustiğini, güzel güzel çalmış söylemiş, folk esintilerle. mister ug hiç sevmez ama ben gayet severim. bu şarkısı da en sevdiklerimden birisi. albümün civelekliği yavaş yavaş kaçıyor gençler, ona göre.

6- Craig Armstrong - Starless II

büyük kompozitör Craig amca King Crimson'ın Starless'ını almış, kesmiş, biçmiş, düzenlemiş, yapıştırmış, ortaya şaheser çıkmış. gözyaşları sel olmuş. insanın boğazına oturmuş, yüzüne gözüne durmuş. inanılmaz bir derleme gerçekten. maksadını aştın sen Craig!

7- Head Control System - It Hurts

1981 doğumlu, yakışıklı müzisyen ve prodüktör Daniel Cardoso, Ulver'den hatırlayacağımız büyük büyük üstad, alemlerin kralı Garm'a "abi benim besteler var, bir el atsak mı?" demiş, ortaya harika bir prog rock-metal albüm çıkmış. bestelerin büyük bölümü Daniel'a ait, vokalde ise Garm babamız şanına yakışır bir performans sergilemiş. albüm harika oğlu harika. bu da insafsız şarkılarından birisi. ne güzel bir şarkıdır bu! herkese nasip olması dileğiyle...

8- Crippled Black Phoenix - A Love Of Shared Disasters

tarzlarında on numara olan iki grup olan Electric Wizard ve Mogwai'ın elemanları birleşmip biraz biberlemişler. ortaya çıkan sonuç iki gruba da yakışmış. bu şarkı da gerçekten çokiyi. bir de şöyle bir olayı var ki; şarkının nakarat bölümündeki inen akorlar benim bu grubu daha evel dinlemeden üzerinde uğraştığım bir bestenin aynısı hemen hemen. çıkmak üzere olan albümümü iptal ettim resmen. albüm konseptti, tamamını bozdu o riff. şans işte, şöhreti bir riffle kaçırdık!

9- Kayo Dot - Aura on an Asylum Wall

bu sene çıkardığı albümle bizi hayal kırıklığına uğratıp kadehlere, şişelere mahkum edem grup Kayo Dot'un "Dowsing Anemone with Copper Tongue" albümünden bir şarkıdır kendisi. o büyük "Choirs of the Eye" şaheserinden sonraki albümdür bu. bu da kalitelidir, güzeldir, hoştur bence. ama albümde bu şarkı olmasaydı "kötü" diyebilirdim insafsızca. inanılmaz bir şarkı. "avangard gümüş ise, bu altındır" diyorum. tarifi mümkün değil. sırf şu şarkıyı tadmak için bile şu kompilikeyşın indirilir arkadaş!

10- Eivind Aarset - Lost and Found

"Norveç'ten Ihsahn çıksa, Garm çıksa yerim. ama babam çıksa yemem" demiştim daha evel. Eivind abiyi nasıl unutmuşuz arada? deneyselliğin kulağına su kaçırmadan (yer yer kaçsa da sırıtmaz kesinlikle) harika şarkılara imza atan, müzik namına hertürlü donanıma sahip yüce bir insan kendisi. hele de bu şarkıda tanrı katına çıkıyor benim için. 3:59 ile 6:06 arasında hissettirdikleri ayrı bir post konusu olabilir. burada heba etmeyelim.

albümü şu linkten indirebilirsiniz;

http://rapidshare.com/files/183386952/Battlethepinkrobots_mix_vol.1.rar.html

birbaşka albümde görüşmek dileğiyle, esen kalın!

Read more...

Unutulanlar serisi, vol. 2

14.1.09

güzel bir seriye başlamışım, sonra unutmuşum. adına yakışır bir seri olmuş bu da, unutulmuş. neyse, girişelim unutulmuşlara;

Unutulanlar serisi

27.11.08 tarihinde OkhyDokhy tarafından başlatılmış bir seridir. birdaha yüzüne bakmamıştır eşşoğlubeş. oysa istediği reytingi de yakalamıştır bu başlıkla. ama OkhyDokhy bu, her başarılı olduğu işi yarıda bırakmış bir adamdır. yazacak pek birşey bulamadığı, yoğun, tıkanık, kendinde olmadığı bir dönemde blogu öksüz bırakmamak adına birşeyler yazmaya kasarken aklına gelivermiştir. ama kesinlikle iş olsun diye yazı yazmaz bu başlığa Okhy, sizin bile unuttuğunuz isimler aşağıda tek tek yer alacaktır.

New Kids on the Block

80lerin ortasında kurulup 90ların ortalarına kadar genç kızların sevgilisi olmuş bu grup kimbilir kaç zamandır aklımızın ucundan geçmemiştir. birbirinden civelek beş cankuş olan Jordan Knight, Jonathan Knight, Joey McIntyre, Donnie Wahlberg ve Danny Wood az fink atmazdı genç kızların gönüllerinde. ilk boybandlardandır kendisi ve bu kavramın önemli bir hal almasında büyük emekleri vardır. bu bizim için hayırlımıdır hayırsız mı bilinmez, ama bu adamlar bu müessesenin kurucularındandır, bu bir gerçek. "step by step, uuu beybee'' diyerekten o dönemin genç delikanlılarına idol, kızcağızların duvarlarına poster oluverdiler. nette gezinirken karşılaştım, geçen sene yeni bir albüm çıkarmışlar. benim haberim yoktu şahsen bu yazıya başlarken. demekki birçoğunuzun zihninde taze taze yer alıyor adamlar. ama napayım, ben duymadıydım. hem unutulan, bu adamların eski hali değil mi sonuçta?

Ron McGovney

eski blogumda ''bahtsız bedevi'' olarak yazmıştım bu adamı. ortamda müzik konusunda iki üç yorum yapsa ''hadi len'' dersiniz içinizden, kaale almazsınız. rock barlardaki yancı tiplere benziyo kendisi. ama gel gelelim bu adam gelmiş geçmiş en büyük müzik markası Metallica'nın ilk basçısı. ilk basçı olmanın haricinde ilginç bir olay var. adamın kullandığı bas beyaz ve explorer kasa bir gitar. bu da James Hetfield denince akla gelen ilk sahnedir. ayrılmaz ikilidirler. ve büyük ihtimalle bu efsane karenin çıkış noktası Ron'a dayanıyor diyorum ben. hayat enteresan gerçekten. Ron daha sonraları da müzik yapayım demiş, millet bu sahnedeyken ''abi bırak şarkıyı da, James nasıldı? muhabbeti iyimiydi?'' gibi sorularla bezdirmiş herifi, ''sokarım müziğine afedersin'' demiş, bırakmış. şimdi Los Angeles'da esnaf lokantası işletiyordur sanırım.

Helene et les garcons

izleyip de sevmeyen var mıdır bilmiyorum. ben hastasıydım. yaşım 12-13 falandı yanılmıyorsam. bir grup Fransız genci civarında dönüp duruyordu konular. pek de hatırlamıyorum mevzuları, ama derin meseleler değildi. öpüşür, koklaşır, tırt müzik yaparlardı. Helene tatlı hatundu, sevgilisi de Sebastian'dı sanırım, eleman basçıydı yanılmıyorsam. ama bir Jonanna vardı ki, fıkır fıkırdı, şıkır şıkırdı. sevgilisi vardı, Christian. Kri Kri derdi ona. kötü bir davulcu ve de gayet şebelebettin bir karakterdi. bir de Joanna'ı götürdüğünden gıcıktım kendisine tabi. güzeldi, hoştu, hertürlü giderdi dizi. birdaha olsa yine seyrederdim. Kavak Yelleri'nden iyidir. enazından sırayla birbirleriyle çıkmıyolar, efendiler, mutaassıplar.

Laff-a-Lympics

ben hep Yogi'nin takımı tutardım. Scoobyler çok güçlü oluyodu çünkü. enazından Kaptan Mağara Adamı'nı Yogilere verselerdi. Gerçek Kötüler de gayet sempatik gelirdi bana. ne cebelleşirlerdi anasını satayım. yarışlarda en çok lider kalma süresi onlara aitti hep. başarı için her yol mübahtı onlara göre. ama hiç kazanamazlardı, üzülürdüm hallerine. Yogiler her yarışı kazandığında Fenerbahçe gol atmış gibi sevinirdim. şimdi oynasa yine izler, yine sevinirim. nerde o zamanlardaki çizgifilmler? William Hanna ile Joseph Barbara'nın köpeği olurum! ama olsun, TNT'nin çizgi film kuşağı da iyidir, hoştur, progresiftir...

Read more...

Hastasıyım!

12.1.09


- Marty Friedman'ın bendlerinin hastasıyım!

- Adanalı dizisindeki Sofia'nın hastasıyım!

- 60ların sonu Dodge Charger'ın hastasıyım!

- Adidas Gazelle'in hastasıyım!

- Gavin Harrison'ın videolarının hastasıyım!

- yeni bulduğum halay çeken Pala smileyin hastasıyım!

- Şok gazetesinin orta sayfasında ''evli çifte 3. aranıyor'' diye ilan verip cep numaralarını bırakan kişilerin medeni cesaretinin hastasıyım!

- uykusuz gecelerin hastasıyım!

- Jacobs'un Milka'lı "3 ün 1"inin hastasıyım!

- ısrarla hala klonlanan futbol bloglarının hastasıyım!

- yeşil elmalı Smirnoff'un hastasıyım!

- saatte 100 km hızla çok rahat şekilde arkaya para üstü uzatan cool dolmuş şöförlerinin hastasıyım!

- kısa Winston Soft'un hastasıyım!

- Beşiktaş'ın transfer politikasının hastasıyım!

- Vince Carter'ın windmilllerinin hastasyım!

- kulak içi kulaklığı kulağınızdan çıkardığınızda tertemiz görme gururunun hastasıyım!

- Uğur Boral'ın Sevilla serisi kredisinin hastasıyım!

- Erol Evgin'in peruğunun hastasıyım!

- tersten yakılan son dal sigaranın hastasıyım!

- entel alternatif rock gruplarının 18 kameralı röportajlarının hastasıyım!

- Scarlett Johansson hastalığının hastasıyım!

- msn'de yanlışlıkla başkasına yazmaların hastasıyım!

- sabaha karşı uyku tutmayıp, uyanıp, bişeyler okumanın hastasıyım!

- öğle yemeğini eski gazetenin üzerinde yiyip, bir yandan da gazeteyi okumanın hastasıyım!

- Takoz Recep'in Malmö maçında kendi kalesine attığı golün hastasıyım!

- Rocco sıkı şekerinin hastasıyım!

- babaannemin ördüğü patiklerin hastasıyım!

- mister ug'un sanat-müzik yazılarının hastasıyım!

- babamın maceraperest kişiliğinin hastasıyım!

- amatör deprem bilimcilerinin hastasıyım!

- halısaha maçında sırtüstü düşerken golü atmanın, 2 gün boyunca sırtı tutuk gezmenin hastasıyım!

- Komçero ayakkabılarının sunduğu Kavak Yelleri dizisindeki arkadaş grubunun sırayla birbirlerinin ellerinden geçmesinin hastasıyım!

- Var Mısın Yok Musun'da yarışmacıların pirince giderken bulgurdan oluşlarının hastasıyım!

- Murat Kosova'nın kemçük ağızlı çakma ingilizce şivesinin hastasıyım!

- Arap şakalarının hastasıyım!

- ince belliden çayı, tabağını serçe ve yüzük parmağı arasına kıstırıp, bardağı işaret parmağı ve başparmakla tutup, sigarayı da orta parmak ile işaret parmağı arasına kıstırıp içerken, boşta kalan sol elle mevzuyu anlatmanın hastasıyım!

- Lacrimas Profundere, Küntüras Hedehöndere gibisinden, ağlak, hassas, tütsü-ayak kokusu kombinasyonlu atmosferli, "ağlamassan geri getir vatandaş" tarzı gotik-doom gruplarının her daim hastasıyım!

Read more...

Dünyanın En Güzel Arabistanı

10.1.09


kişisel sanat efsaneleri dizimiz dört başı bayındır bir şiir efsanesi ile başlıyor; turgut uyar'ın "dünyanın en güzel arabistanı" kitabı ile. ama öncelikle o zamanın şiir ve sanat ortamından bahsedelim biraz, kitabın önemini bu platforma oturtalım.

hepimizin lisede orda burda okuduğu üzere 1940 yılında orhan veli, melih cevdet ve oktay rıfat "garip" isminde bir şiir kitabı yayınlarlar. kitabın önsözünde şiirin toplumun, sade vatandaşın, bireyin hayatını anlatması gerektiğinden dem vururlar ve türk şiirinde bir devrim yaparlar. garipçiler divan şiirinden o yana gelmiş, çoklukla doğu-batı arasında kalarak silik ve etkisiz bir edebiyat oluşturmuş tüm geleneği yıkmayı ve şiiri halka indirmeyi amaçlıyorlardı. hatta nazım hikmet, necip fazıl gibi ideolojilere kaymış şairlerden bile farklı olarak, sadece sıradan halkın şiirini yazıyorlardı. imge yok sayılmış, "küçük adam"ın şiiri ortaya çıkmıştı.

garip 40 senesinde patladı ve türk şiirini yerinden oynattı. dil sadeleşti, şiir halka indi. fakat şiir sadece halkın anlayacağı ve söyleyeceği bir sanat alanı mıydı acaba? 50'lere kadar öncüleriyle, ustalarıyla ve kıyasıya taklit eden çoğunluğu başarısız genç şairleriyle bu dönem sürdü.

50'lerde şiir ortamında kıpırtılar başladı, bazı genç şairler, çoğunlukla soyuta kaçan, kelimelerin deforme edilmesi, anlamlarından sıyrılması, çılgın bir imge kullanımı içinde benzer bir şiir planına kayarak farklı şiirler yazmaya başlarlar. hatta devinim öyle güçlüdür ki önceki ve sonraki kuşaklar bile onlardan etkilenir.

bu akıma "2. yeni" diyoruz bugün. daha doğrusu adı 1955'lerde konulmuş, muzaffer erdost tarafından. öncü şairleri cemal süreya, turgut uyar, edip cansever, ece ayhan, sezai karakoç ve ilhan berk olan akım, her sanat akımında olduğu üzre milyon adet kötü kopya sanatçı da çıkarmıştır. zaten akıma olan topyekün savaş bu kötü örnekler üzerinden yapılmış genellikle. fakat yine de saydığımız öncülerin usta kabul edilmesi ve haklarının verilmesi uzun sürmüştür, tabii bugün hepsi usta kabul ediliyor.

ikinci yeniye ve diğer öncülere sonra yeniden değinmek niyetindeyim, ama şimdi ilk konuğumuz olan turgut uyar'dan ve kitabından bahsetmek gerek. turgut uyar 2. yeni belirmeden 2 kitap yayınlamıştı, "arz-ı hal" ve "türkiyem". daha çok 1940 dönemi şiir ortamına yaslanmış, "garip" şiir dilini kullanan, toplumsal dertlere derman arayan şiirleri içeriyordu bu kitaplar, ve turgut uyar bu kitaplarla en iyi genç şairlerden biri sayılıyordu. peki ilk iki kitabının ve içinde olduğu "garip" şiirinin tam tersi bir şiir ortamı olan "2. yeni"'ye girişi nedendi acaba?

1959 yılında yayınlandı "dünyanın en güzel arabistanı" ve 2. yeninin en kült kitaplarından biri oldu. kitaptaki şiirler 1950lerin ortalarında dergilerde yayınlanmıştı zaten, fakat kitaplaşması ve bir eser olarak ortaya konması ile 2. yeni daha da güçlendi, belki de daha da etlendi ve kendini buldu. zaten bugünden o ortama baktığımda öncülerin ilk kitaplarından en ustalıkla yazılmış olanının "dünyanın en güzel arabistanı" olduğunu anlıyorum. bunu diğerlerini küçümsemek veya değersiz bulmak adına yapmıyorum, bir gerçeği ortaya koyuyorum. neyse diğerlerine de değiniriz sonraki postlarda, yargımızı bir yerlere dayandırırız.

nedir bu kitabı "en usta" yapan peki? sanırım az çok şiir ortamında bulunmuş, 2 kitap yayınlamış olmak turgut uyar'ı olası bir acemilikten kurtarmıştır. büyük ve karanlık bir şiir ortamı kurmuştur turgut uyar "dünyanın en güzel arabistanı"nda, daha önce görülmemiş imgeler, bireyin korkuları, çelişkileri, cinselliğin ilk defa bu şekliyle kullanılmış olması, etkiler dağıtan çok çarpıcı şiirler... biçimcidir, kelimelerin anlamlarını yerinden oynatmayı da dener, bireyim iç dünyasını anlatırken kendine özgü görüntüler kullanır. ve bunları yaparken en çok da etkiler dağıtır, 2. yeni'nin diğer şairlerini etkiler, yeni kanallar açar.

ilhan berk modeli bir "anlamsızlık" ve "rastlantısal anlam"'a kaçmaz. deformasyonu aşırılığa götürmez. bu özellikleriyle 2. yeniye yapılan tartışmaların şiir bakımından dışında kalıyor gibidir. fakat yaznsal anlamda 2. yeniyi ve şiirin devinimini destekleyen yaılar yazdığı için tartışmaların hep odağında olmuştur.

"görüntü" dedik. ben ilhan berk haricinde türk şiirindeki en büyük görüntüleri onun şiirinde buluyorum. bir de biteyim umutsuzluğuna ve bunalımına eğilmesindeki modernite beni çok etkiler. karanıktır, soğuktur şiiri, uzak çağlardan sesleniyor gibidir, fakat evrensel ve zamanı belirsiz bir ortamdan gelir.

"dünyanın en güzel arabistanı"nda türk şiirinin doruk noktalarından birkaçı var, belirtmeden geçmiyeyim. "göğe bakma durağı", "akçaburgazlı yekta", "kan uyku", "tel cambazının serüvenleri"... büyük(bu noktada hacimsel olarak düşünmenizi isterim bu kavramı), karanlık(ortam olarak karanlık), bireyin iç dünyası(iç ezinçlerin, çelişkilerin, sıkıntıların estetik olarak ifade edilişi) ve umutsuzluk içerisinde bir umut.

yeni şiiri kuran kitaplardan biri "dünyanın en güzel arabistanı", diliyle, imgeleriyle, yeni imkanlar sunması ile birçok yeni şaire yön göstermiş, hatta öncüleri bile etkilemiştir. cemal süreya yazılarından birinde turgut uyar'ı o yıllarda nasıl herkesten ayrı tuttuklarını, onun yeni şiirin ortasına nasıl hakkıyla ve gücüyle bir anda yerleştiğinden bahseder.

haklıdır da. turgut uyar "dünyanın en güzel arabistanı" ile bir başyapıt, bir fenomen ortaya koymuştur çünkü.

şiir ortamından bahsederek turgut uyar'a girdik, ordan da "dünyanın en güzel arabistanı"na. ilerde başka kült şiir kitaplarından daha bahsedesim var. ama sırada bir albüm var, onu da yazınca okursunuz. o zamana kadar şu kitabı okumayanınız varsa lütfen edinsin, okusun, önemini kavrasın. sadece orhan velinin muzip şiirleriyle, ya da faruk nafizlerin "han duvarları" ile bugünlere gelmedi şiirimiz, atılımları, öncüleri, büyükleri de görsün. saygılarımla...

Read more...

Rant

9.1.09

son zamanlarda bu fikir aklımdan çıkmıyor; müziğin rantını yemek, ya da onu rahat bırakmamak. gereksiz bir anlamlandırma görüyorum müzik üzerinden, daha da ötesi onun anlamını ve fonksiyonunu tamamen unutmuş gibiyiz. şöyle açayım isterseniz;

müzik, duyguları ifade etme görevi görüyor, ilk fonksiyonu bu olsa gerek. fakat dikkat ediniz, sadece sanatçı için geçerli bu. sanatçı hissettiklerini müzikal formlara döküyor, ve biz dinleyenler de onu alıp dinliyoruz, onun anlattıklarını hissediyoruz veya hissetmeye çalışıyoruz. buraya kadar sorun yok. fakat dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden şey bundan sonra başlıyor, en temiz ve saf anlamıyla müziği kirletmeye başlıyoruz. gnül ilişkimiz mi var, moralimiz mi bozuk, intihar etmek mi istiyoruz, birşeye mi sinirlendik, hemen duygularımızı ifade etme metodu olarak onu kullanıyoruz. dikkat buyurunuz, müziğin hissettirdikleri değil anlatmaya çalıştığım, hissedilenin müzikle anlamlandırılması. burda müziğin o saf enerjisi kayboluyor, kendi kişisel çıkarlarımıza alet oluyor. onunla havamızı basıyoruz, onunla kız/erkek tavlıyoruz, onunla karakterimizi rüyoruz. onu rahat bırakmıyoruz.

erkan oğur asıl müziğin yağmurun toprağa düşmesi, ya da bir kuşun kanat çırpma sesi olduğunu söyleyerek müziğin materyalize edildikçe ve insan elinde kaldıkça kirlendiğinden bahsetmişti. ilk başta oldukça masum ve saf gözüken bu tanım üzerinde düşününce kabul edebileceğimiz ama uygulamada kayıtsız kalacağımız bir cümleden fazlası değil ne yazık ki. dinlediği müzikle kişiliğini bulanlar var etrafımızda mesela. müziği sadece hissettiklerini ağırlaştırsın veya maddeleştirsin diye kullananlar var, anathema'yı katatonia'yı damardan vererek kendi aciz insani acısını anlamlandıranlar var. dinlediği müziklerle var olan, ortamdaki varlığını buna dayayanlar var. ve itiraf edelim bu noktada, ben de buna dahilim belki, belki sen de, siz de, biz de...

müziği yalnız bırakamıyoruz, onun rantını bir vampir gibi kanını içe içe, sömüre sömüre alıyoruz. hiçbirimiz samimi değiliz, ve hepimiz aciz insanlarız ne yazık ki. sürekli tüketiyoruz.

sanatın her bir dalının sadece estetik zevk ve sanat sevgisi için sevilmesi gerekiyor bence, bundan gerisi ideolojiler için kullanılan slogan şiirler, egemen çevreler adına yapılmış heykeller, ya da insani duyguların ifade edilmesi ve sömürülmesi için dinlenilen müzikler gibi oluyor. gerçekten de insan kirletmekten başka bir işe yaramıyor. bu konuda umutlu olamıyorum.

Read more...

Efsane sanat eserleri dizisi


efsane albümler, dönem başlatmış kitaplar, büyük filmler... kralına değil alayına giderini koyan, fotoda gördüğünüz sarı tombo kaleminden kan damlayan usta yazarınız ug, kendince ve dünyaca büyük sanat eserlerini anlatıyor, neden efsane olduklarını irdeliyor. tabi ki wikipedia kaynaklı değil, kendi taraflı bakış açısı ile... hadi yine iyisiniz.

çok yakındaa...

Read more...

Wonderkid!

8.1.09

anne ve baba tarafının da ilk torunu olarak dünyaya geldim. muhitin en sevilen ve aynı zamanda en güçlü ailesinin en küçük ferdiydim. mahallenin en sevilen çocuğuydum. 4 yaşında okumayı ve dört işlemi öğrendim. 5 kitap okumaya başladım. bu yaşlarda klavyeden şarkılar da çıkarıyordum çok rahat. bildiğiniz ''wonderkid''dim. daha sonra ilkokula kaydoldum. benim direk 3. sınıftan başlamamı teklif ettiler. büyükler arasında ezilirim diye kabul edilmedi bu teklif. ilk 2 sene boyunca sınıfta roman okudum, millet ders işlerken. her hafta bir kitap özeti çıkarıyordum Güllü hocaya. hocamız benden çok umutluydu. büyük adam olacağımı düşünürdü hep. ilkokul boyunca full 5 pekiyi alarak olmuyor bu işler maalesef. 2-3 sene evel bir sokak arasında karşılaştığımızda selam verdim. tırstı benden, tanımadı. daha sonra ismimi bile zor hatırladı. ne iş? yanına bir 7.40 BMW ile yanaşıp; camdan, kısa ve fönlü saçlı, bir okadar da sinekkaydı traşlı bir kelle çıkarıp, ''merhaba hocam'' deseydik tanırdı belki.
ortaokul ve lisenin ilk yarısı boyunca baskete sardık. bu konuda da baya bi geliştirdim kendimi. herkesin takımında görmek istediği ilk adamdım arkadaş ortamlarında. profesyonel tiplere karşı bile oynadık zamanında. ensesine tokadı çaktığımız günler bile oldu baya. ne oldu sonra? biyerlere gelemedik ve sıkıldık. bıraktık bu işleri de. biryerlere gelmek isteyen kimdi ki ayrıca? artık maçları seyretmek bile sıkıyor beni.
çokiyi sol ayağım vardı küçüklükten beri. üstelik babam ve amcam da lisanslı futbolcuydu, hem de çokiyidiler. babamın Adanaspor, amcamın ise Boluspor ile sözleşme imzalamalarına dedem izin vermemiş hatta. biraz da eski kafalılıktan. biz de onlardan birşeyler kaptık, baya da oynadık toprak ve beton sahalarda. günümüzde sağlam bir solak arasan kaç tane bulursun ki? futbolu da çok iyi becerdim, tam anlamıyla öğrendim. ama yine elimizden tutan olmadı, sıkıldık, bıraktık bu işleri de. çok da umrumdaydı ya birisinin elimden tutma ihtimali!
ortaokul günlerimde bilardoya merak sarmıştım. dükkanımızın yanındaki kıraathanenin sahibi Mehmet abi çok iyi oynardı bu oyunu. profesyonel bir bilardocuydu. ondan da heveslendik biraz. kısa sürede babamları ve amcamları tokatlar oldum. sonra Mehmet abi ile kapışır olduk. sonunda O'nu da tokatladım bacak kadar boyumla. ''wonderkid'' sıfatımı bu alanda da gözler önüne serdim. ama sıkılıp bıraktık sonra tabiiki.
bebeklikten beri arabaların içinde büyüdüm. ilkokulda kaçırmaya başlamıştım hatta. ticaretle uğraşıyordu babamlar, araba da boldu tabi. 15-16 yaşlarımda kara şanzıman 1955 Willy's ve1959 model Jeep'i kullanmak kolay mı eeey ahali? ya da bir 50-nc kamyonu. ayaklar seri olmalı. çift debriyajlar, ara gazlar, 5 pompa frenler. ''wonderkid'' olmak lazım anca. ne oldu sonra? yıllarca uzak kaldım bu aletlerden de. 25 yaşında aldım ehliyeti, yani geçtiğimiz sene. ne fark etti?
kara şanzımanlar sayesinde ayaklarım da gelişti tabi. ilk stüdyo günlerimizde davul çalmayı hemen kaptım bu ayaklar sayesinde. o dönemde gitarı da ilk defa elime almıştım hayatımda. ''grup kurcaz, sen gitar çalcan'' dediler. bi gitar getirdiler, ben de satın aldım hemen. hatta o gitarı daha sonra mister ug'e 50ytl karşılığında satmıştım. şuan ise ortak bir arkadaşımızın elinde kendisi. o gitarla kısa sürede hiç kurs almadan anten-kunten şarkılar, sololar çıkarmaya başladım. yılların müzisyenlerine ''bu çocuk çokiyi müzisyen olcak'', ''olm bu adam yakında hayvan gitar çalcak'' dedirtmişliğimiz de vardır evelallah. ''wonderkid'' sıfatım müzikte de ön plandaydı. yıllarımızı verdik sonra, kıçımızdan bidon bidon ter akıttık. bir bok olamadık millete göre, peki ne olmalıydık? onların ‘’bok’’ kavramı bizimkilerle bir miydi? aslında kendime göre bokluktan kurtuldum zaman içinde.

lafın özü şudur sevgili okuyucu; ben her alanda ''wonderkid''dim. ben sadece milletin yalancısıyım. bu sıfatı bana onlar verdi. ama hiçbir zaman ''clinical'', ''flamboyant'', ''explosive'', ''worldclass'' ünvanını alamadık. Ama bunu tüm kalbiyle isteyen kimdi ki? Bir NBA yıldızı, bir okul birincisi, bir bilardo şampiyonu, Formula 1 efsanesi, bir rock yıldızı olmak mı gerekiyordu illaki? Biliyorum ki birçoğunuz benim gibi ‘’wonderkid’’diniz zamanında birçok farklı alanda. ve hep bunun özgüveni ile yaşadınız. belki de hiçbirimiz bu saydığım alanlarda yüksek mertebelere ulaşamadık. ama en yüksektekileri eleştirecek kapasitemizin olmasından hangimiz mutsuzuz? bırakalım milleti, kafasına göre at koştursun. biz gerçekten sevdiğimiz, yapmak istediğimiz, elimizi attığımız her konuda ‘’wonderkid’’ olmaya devam edelim, yaşımız 55 olsa da. o işi becerebilmiş olmanın mutluluğuyla arkamıza yaslanalım. bizden çok şey umanlar ise avuçlarını yalasınlar hayatları boyunca. işi bilmeden iş yapacağımıza, işi çok bilip iş yapmayalım. onların hiçbir zaman sahip olamayacağı şu ‘’özgüven’’e sahip çıkalım, her daim gözlerine sokalım çekinmeden. böylesi en güzeli...

dipnot: Kemal Sunal'ın bir filmindeki, olimpiyatlara katılıp da her dalda madalya alan elemanın çocukluğuymuşum ben! saçlar da benziyormuş ozamanlar!

Read more...

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP