"fleet foxes" ve "cebbaroğlu mehemmed destanı"

28.12.08


"fleet foxes" 'ın ilk albümü bu sene içerisinde çıktı, ve ben bir kez götümle dinleyip bir kenara attım onu. çok yanlış. pitchfork media 2008 in en iyi albümlerini belirlemiş, 1. sırada fleet foxes var. 2. sırada portishead'den third'ün olduğu bir listede 1. olmuş yeni bir gruba bir şans daha vermeliyim diye düşündüm, olay beni aşıyormuş zaten. çok klas albüm yapmışlar herifçioğulları. ısrarla öneririm, ayrıca götünüzle dinleme pozisyonunda iseniz hiç dinlemeyiniz o müziği daha iyi, bu konuda da nacizane önerimdir. kendimi çok ayıpladım.

çağrışım işte, nerden çağrışacağı belli mi? aklıma 1946 yılı chp şiir yarışması geldi. 1946 yılında chp şiir yarışmasına o yıllarda tatnınmamış bir genç ozan "cebbaroğlu mehemmed destanı" isimli şiiriyle katılır ve ikinci olur. edebiyat çevresinde büyük ilgi uyandıran bu başarının sahibi genç ozanın adı attila ilhan'dır. bu başarıyı şöyle açıklayalım; yarışmanın birincisi ve üçüncüsü, o yıllarda ustalıkları kabul edilmiş iki ünlü şairdir, cahit sıtkı tarancı ve fazıl hüsnü dağlarca. daha 21 yaşında bu iki usta ozanın arasına girebilmek? "wonderkid" olmak böyle birşey heralde! fleet foxes' ı da bu kategoriye alıyorum hemen, attila ilhan olmak da var, behçet kemal çağlar olmak da. ne olduklarını ilerleyen zamanda görücez.

bir aksilik olmazsa yılbaşı tatili için edirneye gidiyorum. herkese iyi yıllar, mutlu seneler, "ugandokhybattethepinkrobots" hepinizi çok seviyor.

Read more...

Mersin bildirisi

27.12.08

ben yokken mister Ug'un popülaritesi artmış, ''lan Okhy nerede?'' diye soran olmamış. çok yazık çok! kıskandım allahıma! blogu bırakıyorum, o devam etsin yoluna!
yok lan ne bırakçam. yazıların kralını çakmış adam, helal olsun. süper götürüyo blogu, böyle partner nerde bulayım ben?

Mersin'deki ilk 4 günümde güneşi göremedim. kapalı bir hava, yağmur da yağmur. geceleri daha aydınlıktı valla. bazı mevzulardan ve içimden gelmediğinden dolayı çıkasım da yok pek ama, çıktım yine de birkaç kere dışarıya. apaçi dolmuş iyice, kızları da hayal kırıklığı genelde :( gidip gezilcek yeri yok, daha evel Mersin hakkında söylediklerimin alayı geçerli hala. zerre değişmemiş. sadece bir forum yapılmış. kocaman bir alışveriş ve eğlence kompleksi. hergün aynı insanlar oraya gidiyor geceleri. ne yapsınlar gerçi? forumun içindekiler koca Mersin'in geri kalanında yok. 6 günü atlattık, kaldı bir hafta daha. zaten bu şehir de bana sadece bir haftalık. günün birinde burada yaşamak falan gibi mevzuları kafamdan sildim direk.

siz siz olun, tatil playlistinize sakıncalı gruplar koymayın. Kings of Time, My Arms Your Hearse, V:Halmstad, Kid A, Amnesiac, Happy Songs for Happy People gibi albümlerin ızdırabını Erlend Oye, Styrofoam gibi adamlar dindiremedi. kendi kendime yazık ettim.
ilk 4 gün kulaklık alamadım ve bulamadım hiçkimseden. günde 7-8 sigara içiyordum o ara. sonra bir kulaklık aldım, günde bir paketi deviriyorum şuanda. anladım ki bana sigarayı içirten şey müzik oğlu müzik. anneannemin portakal bahçeli evinin önünde hergece kulağımda aypod, elimde cigara ile hayatımı sorguluyorum boş boş karanlığa bakıp. Ferrarisini satan Serdar Kulbilge modunda takılıyorum.

ayrıca bir de ''kısa kısa'' gibisinden birşeyler karalamak istiyorum yüksek müsadenizle;

- uçaktan tırsıyorum lan! yasaklansın!

- ''gettoda bir okulda serseri genç yada çocukları yola getiren beyaz hoca'' temalı filmler yasaklansın artık. seyrettiriyo da meret kendini, ama giriş, gelişme, sonuç hep aynı. bunebe!

- Kings of Time albümü gençlere yasaklansın!

- kaplumbağ beslemek de yasaklansın. şuanda yanıbaşımda 2 tane var, çük kadar ikisi de. ama taşlardan çatır çutur gıcık sesler çıkarıyor meretler. yasaklansın evet!

- şalgam suyu yasaklansın. harika birşey ama, motoru bozmayan cinsi icat edilsin.

- dayımın küçücük hedehödö cinsi köpeği yasaklansın. her geçtiğimde sarıyo velet. koca rotfaylırdan tırsmıyom şundan tırstığım kadar, fena dolanıyo paçaya!

- bilimum ''rottweiler'' telaffuzu yasaklansın. rotfaylır, rotfelyır, rotfaytır... bunebe!

- şu dakka karar verdim; dönünce ''yasaklansın'' adında bir yazı dizisine başlayım. güzel oldu gibime geldi.

gözlerinizden öperim!

OkhyDokhy Mersin'den bildirdi!

Read more...

Enflasyon

25.12.08


bu enflasyon "futbol blogları"dır.

"futbol blogu" diye bir kavramın hayatımıza girmesi çok uzak değil, işte aceto'dur, ortaga'dır, duçman'dir, eskiler olarak 2-3 senedir yazıyorlardı , fakat bu kavramın oluşması son 5-6 ay içerisinde çılgınlar gibi futbol bloglarının açılması ile yerine oturdu. uzun zamandır yakın çevremle konuşuyorum bu konuyu, buraya da yazma gereği duydum, bir elin parmaklarını geçmeyecek bir kaç örneği çıkart, çoğu gereksiz ve boş zaman kaybı bunlar. klasik bir türk olarak hepimiz futboldan feci anlıyoruz ya mesela, neden bunu yazıya dökmeyeyim diye düşünüp aceto balsamico'dan gazı almış bir sürü insan, körler sağırlar birbirini ağırlar misali bir paralel evren oluşturmuşlar kendilerince, habire yazıp duruyorlar. nickfallin'in zamanında müthiş bir yazısı vardı bu konuda, "Ama en çok bir adet "aslın" onlarca kötü taklidinden sıkıldım. Aceto sıçtın ağzımıza. Herkes Apertura peşinde, Modemi olan Premier League takibinde. Benim derdim o aynı şeyleri taklit edenlerin boşa harcadığı enerji. Abi nasıl bir enerjidir ki aceto dutchman ortega yazıyor sen de aynı fikri vasat bir türkçeyle aynen yazıyorsun, nasıl bir güdülenme onu çözemiyorum. Aragones sıçtı, Ertuğrul batırdı, Skibbe adam değil. Hadi ya?" gibi müthiş saptamaları içeren bu yazının linki budur. lütfen okuyunuz, okutunuz.

bu enflasyonu açıklamak bana düşmez, ama şöyle bir yorumum da yok değil; bir kimlik kazanma ihtiyacının bir uzantısı olabilir, sonuçta kahvede rüstem dayıyla yaptığı muhabbeti blogunda yazarak yapıyor, başka bloglarda yorumlar kısmında bir komünün bir parçası olduğuna inanıyor olabilir. kötü yapılı çirkin cümlelerle kurulmuş bir yığın yazı var bu bloglarda, bundan çıkarak büyük ihtimalle hayatlarında iki satır yazı çiziktirmemiş insanların cup diye kendilerini bu evrene atmaları da beni çok şaşırtıyor. sağ sütuna eli göğsünde metin oktay fotosu dolduranlar, yüklendiği ideolojilerle alakası olmadığı halde kulaktan dolma bilgilerle çakma liverpool, barcelona, livorno, st pauli fanları, "bocamız... aston villamız..." diyerek cümleye başlayan fakat içselleştirdiği takımını ancak fm-pes serisinden tanıyan duygusal fanatikler, anlamsız bir liverpool sevgisi, real madrid'i dikta rejiminin takımı olmakla suçlayan çakma katalanlar(ki insanın "size ne ulan?" diyesi geliyor), ve vazgeçilmez maradona tapınmaları... bunları yazarken yeniden anladım ki, gerçekten aynı ya bunlar, fabrikasyon gibiler.

futbol bloglarından çok şey öğrendim, ama şu son dönemdeki enflasyon fazla iğreti olmaya başladı. aceto balsamico postlarının yorum köşelerinin milliyet internet haber yorumlarına dönüşmesi de yozlaşmanın ve kalitesizliğin direkt göstergesi değildir de nedir? bizim herşeyi bildiği gibi futbolu da bilen insanımıza bu yakışır zaten. aslanlarım benim...

Read more...

hassan sabbah, haşşaşin tarikatı, assassins creed ve jade raymond

24.12.08

hassan sabah ve haşşaşin tarikatına özel ilgim var, uzun zamandan beri. ilk olarak 7-8 sene önce amin maalouf'in semerkant'ını okumuştum, ardından tarihi ve bu tür konuları sevmem sayesinde hakkında 3-4 kitap daha okudum. bu konuda anlatılanlar çeşitlidir, hatta genel kanının aksine tarihin ilk organize suç örgütünü kurarak ortalığa dehşet saçan şeyh-ül cebel'in müritlerine haşşaş ve bir takım uyuşturucu maddeler verip onları ölüme saldığı iddası doğru değildir, sabbah etkileyici ve karizmatik bir karakter olarak doğal bir liderdir, ve onları ölüme yollarken müritlerinin kendine sonsuz bağlılığını cennet vaadiyle birleştirdiği iddası olası kabul edilir. tapınak şovalyeleriyle olan hem dost hem düşman ilişkileri çok ilginçtir mesela, o dönem için şaşırtıcı bir olaydır.

2-2,5 sene önce assassins creed ilk duyurulduğunda aklım başımdan gitmişti bu yüzden, ilk yayınlanan trailer'ını uzun süre açıp açıp tekrardan izledik, ağzımızdan salyalar aka aka. sonra ps3'e çıktı, ona çıktı, buna çıktı, en sonunda da hafif modifiyeli pc'me teşrif edebildi. ilk izlenim; İNANILMAZ! hassan sabbah'ın müridi olarak 3. haçlı seferi sırasında dönemin çok önemli 9 adamını öldürüyoruz, tabi sırayla karşımıza çıkmıyorlar adamlar, şehirlerde arayıp bulmamız gerekiyor. oyunda türkler de varmış fakat daha göremedim, bakalım oynadıkça görücez. fakat şunu söyliyeyim, yarım milyon oyun oynadık şu alemde, metal gear solid'ini de gördük diablo 2'sini de, ps2 efsanesi god of war hariç ben böyle büyülendiğim bir oyun hatırlamıyorum. o altair nedir öyle? şehirler, karakterler, müthiş ötesi süper über hikaye. pes ya. oyun hakkındaki yorumlarda zaman geçtikçe görevlerin tekdüzeleştiği eleştirisi gelmiş hep, oynadıkça görücez. şimdilik hiçbirşey keyfimi bozamaz.

aşağıda fotodaki abla oyunun tasarımcılarından biri, jade raymond. siz bu fotoyu "karı resmi koyayım, okuyucu çekeyim" diye koyduğumu sanıyordunuz değil mi, ahahahha. gevuryada işler böyle işte, manken gibi hatun, oyun tasarımcısı olmuş, tüm oyunseverlerin rüyası yani. ama bize yalan, sizi kandırmayayım. türkiyede jade bulunmaz, boşuna hayal etmeyelim, ayşe fatmaya dönelim yeniden.

Read more...

Wall-e

23.12.08


pixar zaten bir süredir çılgın atıyor, kabul, ama bu nasıl film/animasyon yahu? neredeyse robotların aşkını anlatan bir animasyonda hüngür hüngür ağlıycaktım, böyle bel altı çalışılmaz ki! eh be babacım, ne desem az...

spoiler olacak biraz ama önemsiz, çünkü filmin güzelliği konusundan değil, küçük fikirlerin ustaca kullanılmış olmasından geliyor. hikayenin temelinde post apocalyptic bir dünya, ve çöpleri sıkıştırsın diye dünyaya bırakılmış wall-e isminde bir robot var, ardından eve adında bir canlı formu araştırma robotu dünyaya bırakılıyor, ve wall-e eve'e aşık oluyor. fakat böyle basit bir konuyu harika bir şekilde işlemek, karakterlerin müthiş oluşturulmuş olması, politik mesajlarla birlikte wall-e ciddi ciddi bir alamet-i farika'ya dönüşüyor.

izlemeyen hemen izlesin. ama hemen. hemen yani. o derece güzel. ıskalamayın...

Read more...

Ay'em going tu Mersin

20.12.08

sabah 7'de Mersin'e uçuyorum. bu süre içerisinde bloga pek giremeyebilirim. teknolojiden ırak, bol yaymacalı, kebaplı, tantunili, kerebiçli, dayılı, anneanneli, teyzeli, yengeli, kuzenli bir tatil geçirmek gibin bir planım var. he bir de anneannemin portakal ağaçlarında keklik gibi sekebilitem gayet yüksek.
güzel bir şehirdir Mersin aslında, ama dışardan göçün boku çıkmıştır, içine edilmiştir. apaçisi boldur. yoksa bir Barselona bok yesin yanında (çok gittim ya Barselona'ya). dürümü kraldır, 1 metredir. ciğerci Apo ve Bahattin rekabeti Göztepe ile Karşıyaka'ya gayet yaklaşmıştır son dönemde. her ikisi de kraldır. daha ciğerler gelmeden masayı öyle bir donatırlar ki ''abi ciğerler iptal'' diyesi gelir insanın. kerebiçi kraldır, yemeye kıyamazsın. tantuni zaten malum. yemekler haricinde tırttır, sıkılır insan çabucak. gidip, oturup, birşeyler içecek yer bile tektük bulunur. sahildeki çay bahçeleri gına getirir insana. ama herşeye rağmen güzeldir.

uçak kötü şeydir. onca tonluk alet havada, her saniye tedirginim. 1 saat 15 dakika ama, yusuf yusufum oluyorum inceden. gerçi kalktıktan sonra da rahatlıyorum. ama otobüs olsa 13 saatlik yoldu, çekilmez. güzel şey uçak.
ordan yazmaya çalışırım, olmadı dönünce yazarım üç beş kelam.

öperim! bye!

Read more...

Fantastik Oldboy tahmini ve filmi piç eden İlkay Efendi

vermişiz alttan torrenti, yardırmışız film alemine, gidiyoruz gündüz gece. son dönemlerde bu şekilde geçiyor hayatım. mister Ug'e de önerdik, başlarda yavaş mavaş diye bık bık etti. şimdi inceliklerini bana öğretir, 5gb'lık dosyalar ekler oldu. oyun moyun kovaluyo.
geçenlerde ''abi kore sinemasından tiksiniyorum ama 'Oldboy' diye bir film çektim, bakalım nasıl çıkacak'' dedi. izledi sonra, binbir tribe girdi. üsteledi durdu ''abi izle, izle, izle'' diye, başımın etini yedi. çektim bende filmi. daha evel de duymuştum zaten milletten, harika bir film olduğunu. ama zerre spoiler yememiştim, bu avantajdı benim için. başladım filmi izlemeye...

gayet güzel başladı, adamı hapsettiler, kıl, yün. saldılar sonra, bir kız çıktı karşısına en çıtırından. tube8'e ''asian'' yazsan çıkmaz böyle hatun. şu oldu, bu oldu derken arada da Ug'un başını şişiriyorum msn ortamında. çok övdüler filmi tabi, hiçbirşeyi kaçırmak istemiyorum. filmi bölüp bölüp soruyorum. 2 saatlik filmin 37. dakikasında öyle bir tahmin yaptım ki! daha ortada fol yok, yumurta yok. hatun zikko bir chat programından biriyle yazışıyor. orda kestim, şöyle bir diyalogumuz oldu mister Ug ile;
evet, fazla uçtum. ama fantastik bir adamım, evet! çok enteresan kafalarda geziyorum bazen. iddaa falan oynamak lazım.

ama olay bununla da bitmiyor. devam ediyorum izlemeye, ''tahminim tutacakmı? tutacaksa da nasıl tutacak?'' diyerekten. adamın çıtırla sevişme sahnesi esnasında kendimi bir msn toplu konuşmasında buluyorum. mister Ug, Talento ve eski Meshgullah İlkay efendi. ''lan olm, Oldboy seyrediyom, tam da çıtırın sevişme sahnesinde mi alınır insan bu sohbete?'' diyorum. o sırada İlkay efendi ''olm o çıtır adamın kızı aslında'' diyor, bombayı patlatıyor. utanmadan da ''bi adam bacısını becermiş zamanında, bunu ondan hapsetmiş'' diye devam ederken ben ''hadi size eyvallah'' diyerekten ayrıldım konuşmadan. ama iş işten geçti tabi. sudan çıkmış balık gibi kaldım pc başında. az küfür etmedim ilkay'a. şaka maka piç oldu lan film. şu tribi tadıylan yaşatmadın len adama İlkay.
biraz da İlkay efendiden bahsedeyim madem. kendisi ''Meshgullah'' adı altında güzel bir blog açmıştır, daha sonra fanatik Galatasaraylılık modundan dolayı süslemiştir blogu Kewell, Linconl, Baros, Metin Oktay, Hagi ile. yardırmıştır umut dolu postları GS hakkında. en son da derbi ile alakalı umut dolu bir yazı yazdıktan sonra Fener'in 4 tane atması ile blogu kapatmıştır kendisi. böyle bir adamdır. herşeye rağmen severiz kendisin. ''olm blogunda bana güzel güzel küfürler et'' demişti az evel bu Oldboy konusu ile alakalı. şu yazdıklarım da küfür niyetine geçmiştir eminim. mutlu oldun mu mister İlkay? nihahahha! :öpücükatanpalasmiley:

Read more...

Nicolas Anelka



spor3.com'da denk geldim, Nicolas Anelka'nın yeni reklamıymış. hoş bir bayan çıkıyor, fransızca birşeyler söylüyor, o sırada Anelka bağlı. arada bir tek "Mister Scolari" gibisinden bişeyler duydum, ne diyosa artık, bu adamı oynat mı diyor, birazdan iliğini kurutucam oyuncunun mu diyor, anlaşılmıyor işte. Fransızca bilen anlayan beri gelsin anlatsın.

bu arada Anelka konusu açtık, yorum yazmadan olmaz. çok yetenekli adamdır, gazı alırsa kralını tanımaz da bu adam kadar şans verilmiş, büyük takımdan büyük takıma geçmiş başka bir adam daha var mıdır? inanılmaz bir kredisi var bu adamın, nerden geliyor anlaşılması zor. isterse oynuyor, istemezse oynamıyor, ama yine Çelsi'ye gidiyor, Real'e gidiyor, falan filan. Uğur Boral'ın Sevilla maçı kredisini geçti bu adamın kredisi. ama yok yok, Uğur Boral'ın kredisini geçemez, bitmez tükenmez bişey o. o başka...

Read more...

Efsane 15

19.12.08

mister Ug futbola girmişken ben de şu son dönemdeki ''efsane 11'' dalgasına parmak basayım istedim. gazetenin biri yaptı, diğeri ''öyle olmaz, böyle olur'' dedi. herkes kendince onbirini yazdı falan. ben eksik kaldım, içime dert oldu. oturdum yazdım üşenmeden;


listedekilerden Apo ile Hakan Ünsal arasında aslında pek uçurum göremiyorum ama Apo daha kaşarlı bir adam olduğu için O'nu tercih ettim. kalede ise yılların kaşarı Rüştü yerine Şumi'yi yazdım. biraz da duygusaldı benimki aslında. ama Rüştü'nün yıllarca yediği balık golleri say say bitiremedim zihnimde. Taffarel de Şumi'nin yerine çok rahat uyardı aslında. ama Şumi ile sevişmişliğimiz var çocukluğumda. yapacak birşey yoktu. Takoz Recep abimize haksızlık etmek istemem. zira kendisinin inanılmaz golleri vardır. bir Malmö maçını unutmamak lazım misal. o vuruş tekniği hatrıca girebilirdi bu listeye. ama hatırlatmak isterim ki, lakabı ''Takoz''.
Dusan Pesic en torpilli adamdır bu listede. çocukken çok severdim O'nu. aslında çok çok hatırlamam kendisini. ama çok hızlı ve etkili bir herif olduğunu hatırlıyorum. çok iyi bir oyuncuydu gerçekten. ama listede torpil hakkımı kullanarak dahil ettim kendisini.
oyuncu sayısını onbire indiremedim neyazıkki. hepsine saygım sonsuz, ellerinden öperim. Alpay'a Cansel ile mutluluklar, Sergen'e hayırlı kuponlar, Arda'ya da henüz başında olduğu futbol hayatında başarılar diler, gözlerinden öperim.

Read more...

Andrei Arshavin


Arshavin ilginç bir adam. son zamanlarda yutuptan videolarını çok kovaladım, pes 2009da sırf onun için Zenith'i aldım, bana Zenith yağmurluğunu vermedi diye Okhy'e küstüm falan. hepsi onun nur yüzü sayesinde. cm/fm serilerinin de gözdelerindendir. pace 17 acceleration 19 ekolündendir.

Arshavin cm4'de daha genç yetenek iken onu takımıza katardık, fakat artık aynı pozisyonda değil doğal olarak, yaşı olmuş 27. bir uefa kupası bir süper kupa kazandı uluslararası alanda, bir de 2008 avrupa şampiyonasında rusyanın lokomotifiydi, turnuvanın yıldızlarından biriydi tartışmasız. haliyle büyük takımlar kendisini istemekte, kendisi de onları istemekte, ama "tuzu kuru" sıfatını başarıyla taşıyan Zenith vermiyor, 30 m euro falan istiyor bonservisine. "gitmek istiyorum. eğer satmazlarsa sadece kağıt üzerinde onların futbolcusu olurum" diye bir beyanatı var ki postasını koymuş, eline bakıyor gibi. kağıtlar yakında açılır tabii.

ben isterim ki Arshavin Real Madrid' e gitsin, tam Real'in ihtiyacı olan adam, hızlı, çok zeki, pas taşıyan, topla inanılmaz yumuşak ve çok teknik bu adam forvet-ortasaha arasında mükemmel bir denge oluşturabilir Real'de. ama kendisi Barcelona'yı istiyormuş, hiç hoşuma gitmedi. en azından pes oynarken bir Messi ile baş etmek yetiyordu şahsıma, bir de çok beğendiğim güzelim Arshavin ile uğraşmak istemem. Real alsın Real, yakışır.

Read more...

Atılan sadece ayakkabı değildi!

18.12.08

giderayak kafasına yicekti bir çift ayakkabıyı, ama olmadı ne yazıkki. hani bir teki denkgelseydi razıydım. birtanesi çok yaklaştı hedefe. ama Bush efendinin balına, ayakkabının dönüşü tam da kafa hizasında gerçekleşti, teğet geçti. çevik de çıktı imansız. bir okadar da şebekti o anda. enteresan bir andı gerçekten. ama ''kötüye birşey olmaz'' demişler!
başkanlığı süresince de çevikti adam. her boka maydonoz oldu. koskoca Amerika'nın ekonomisi çöktü, tüm dünya çekti bu osuruğun kokusunu. ikiz kuleler, Afganistan, Irak, hertürlü şebeklik, Ginger'dan kafa üstü düşmeler, şu, bu derken bitirdi başkanlığı. güzel bir finişin eşiğinden dönüldü tabi.
gazetecinin biriydi ayakkabıları fırlatan. her nekadar büyük bir hareket olsa da, yüksek bir içtenlikle yaptığını düşünmüyorum kesinlikle. kahraman olma isteği daha ağır basmıştır kesinlikle. hani ''at, kahraman ol'' denen gol pozisyonları olur ya, onun gibi bişeydi bu. golü attı, top ağlara değmedi sadece. ama yine de ben dahil herkesin takdirini almayı başardı.
daha sonra medyada çıkan haberler gerçekten enteresan. ayakkabı Türk malıymış falan. sözde üretici firmanın patronu çıktı konuştu, ''bu olaydan sonra bilmem kaç kat daha fazla sipariş aldık'' diye. bunebe? sorduk mu? belki de dandik olduğu için kıydı ayakkabılara da fırlattı. vuruyodu belki de topuğun üstünden falan, kimbilir.
dün öğrendim ki kahramanımız hakkında 15 yıl hapis isteniyormuş, öldürmeye teşebbüsten dolayı. yaşayan en büyük katile, binlerce leşi bulunan bir adama atılan bir çift ayakkabı karşılığında 15 yıl. dün de 'Old Boy' seyrettim, adam boku bokuna 15 yıl hapsediliyordu falan, ne iş? Bush yoksa kendi kızkardeşini falan... neyse...
daha geçtiğimiz haftasonu bir arkadaşımla bir barda muhabbet ederken eski günleri andık falan, ''annemizden yediğimiz terliklerin haddi hesabı yoktu'' muhabbeti. benim valide de fena fırlatırdı, hedefi bulurdu hertürlü. çakardı kafaya 10 metreden. demekki yüzlerce kez ölümden döndük. o neden yemedi müebbeti peki? zamanında bir savcıdan ''boş bira şişesiyle saldırmanın cezası yok, dolu ile saldırırsan öldürmeye teşebbüs'' gibisinden bir nasihat almıştık. bu onun gibi birşey sanırım. yapçak bişi yok!

bu da Bush'un 20 Mart 2003'ten itibaren Irak'a attığı ayakkabıları anlatan mükemmel bir animasyon;

http://www.obleek.com/iraq/

Read more...

"Film indirmece ve The Kid" gibisinden

15.12.08

film izleme mevsimim geldi nihayet. uzun zamandır ne kitap ne de film gibi mevzulara giremez olmuştum. uzun olan herşey beni korkutuyordu (ne diyorum len ben!). Gheorghe Muresan da uzundu, O'na da soğuktum hep. yani demek istediğim şu ki; herbirşeyden çabucak sıkılır oldum son 2 yıldır. ve de konsantre olamaz oldum aynı zamanda. ama bunu aşmak için daha çok çaba sarfediyorum bu sıralar. ''lan madem sınırsız net var, neden film yardırmıyorsun!'' dedim, birçok arkadaşımın dediği gibi. imdb'de 'Top 250'deki seyretmediğim tüm filmleri aldım listeye. yarısından çoğunu seyretmişim zaten zamanında. sonra başladım link kovalamaya. 'warez-bb' güzel olay, her filmi cuk diye buluyorsun da, linkler genelde rapidshare olduğu için kastı beni. rapidin içine ettiler son dönemde. hem yavaş, hem de download kesik kesik falan. bir de aralarda bekleme mevzusu, modem açıp kapama, kıl, yün, tarak...
ben de torrent modasına uymuş oldum böylece. kurdum ettim programları. indireyim dedim film milm. bulduk bir link, başlattım downloadu. baktım 3-5 kb ile iniyor, dedim ki ''bunebe''. sonra yükseldi, biara 70e çıktı, sonra yine indi falan. daha sonra bir arkadaşım sayesinde port mort ayarları çekmemizle daha iyi bir hale geldi. ama yine de bir ayarı yok şu meretin, bir 100e çıkıyor, bir 20ye iniyor. canlı varlık lan bu, kafasına göre takılıyor it! işin içinde teknoloji var ise, bunun bir ayarı yok sevgili okur, yok maalesef. hani Cem Yılmaz'ın 'Uzay Yolu' mevzusu vardı ya, ''bu geminin bir ayarı yok mu?'' davası. aynı hesap işte!

kısa bir de ''Mahmutpaşa'dan VCD'ye'' bölümü yapayım;
çocukluğumuzdan beri severiz Charlie Chaplin'i, namı değer Şarlo amcamız. seyretsek de seyretmesek de semboldür bizim için. ben de hastaydım kendisine 3 yaşımdan beri. ama sadece eskiden TRT'de çıkan kısa filmleri ile tanırdım kendisini. yıllardır da uzak kaldığım bir adamdı. ayrıca, Tim Burton'ı oyuncakları haline getiren ''emo kültürü(!)'' Charlie babamızı da iç etmiş. nekadar acı!
The Kid seyrettim 2 gün evel. ilk defa bir 'full-length' filmini seyrettim adamın, zaten O'nun için de ilkmiş bu film. 1921 yılında çekilmiş, 45 dakikalık bir film. film hakkında ''i-na-nıl-maz''dan başka söyleyecek söz bulamıyorum. filmi izlerken yeri geliyor gülmekten karın ağrısı çekiyorsunuz, yeri geliyor ağlamaklı oluyorsunuz, sonunda ise tribe giriyorsunuz. özellikle sonu inanılmaz filmin. ''şeytan-kadın-erkek'' üçgeni daha iyi anlatılamaz. filme fazla girmek istemiyorum. işi spoilere döküp filmin tadını kaçırmak istemem.
filmde en çok takdirimi alan olay; tek çekimlik, uzun, bol atraksiyonlu, zor sahnelerin mükemmel derecede doğal bir hale getirilmesi.
hele bir de velet var ki filmde, Jackie Coogan imiş kendisi. böyle bir sevimlilik, böyle yetenek olamaz. amcamın yaşlılığında da var aynı güzellik. 1984te kaybetmişiz O'nu da, nur içinde yatsın. O'nun da filmlerine eğileceğim bir ara...

Read more...

Teferruatlı bir yazı

12.12.08

bir kurban bayramını daha geride bıraktık. milletçe kurban kestik, garibanı doyurduk, sevaba girdik. kavurmayı yaptık, tencereye koyduk, ekmeksiz yedik. mangal yada ocakta cızbızın dibine vurduk. derileri THK'na bağışladık. trafik canavarına kurbanlar verdik. Volkan hatalı bir gol yedi, Fenerbahçe elendi. kısacası herşey fix menü. AB yetkilisi iki hatun sokaklarda gezdi, not tuttu. ''dini kuralları boşverin, bizim kurallarımızla keseceksiniz'' dedi bizim vatandaşa. bizim vatandaşın da çok zikindeydi o sıra, zira hatunları gözleriylen yemekteydiler. hatunlardan birisi 2 metreydi, Türk erkeğinin ''koltukta otururken ayakları yere deyiyosa sorun yok, hertürlü gider'' mantığına gayet uyuyordu. çok rahat basardı yere otururken. ama ben yurdumun insanında şu hareketi bekledim hep; kurbanın kanından bir parmak alıp AB hatunlarının alnına basmak! bayramdaki tek hayal kırıklığım da budur. he bir de 70 küsürlük babaannemin kurbanı kesmeden evel koyuna abdest aldırırken, koyunun buna tosma olayı var. duyduğumda yıkıldım, göremediğim için. 'koyuna abdest', 'babaanneye kafa' gibi mevzular! enteresan! çok saykedelik! Okhy'den nah rock yıldızı olur şu referanslarla. rock yıldızlığını bırak, ortamda cool takılma hakkım bile yok. teşekkürler babaanne! zaten beni 18 yaşıma kadar ''pezevengin dölü'' diye sevmenden belliydi benim kaderim, geleceğim!
bayram süresince nete pek girememenin güzelliğini yaşadım. ne köreltti şu meret bizi be. herşeyi basitleştirdi gözümüzde. iki tık ile yediğin önünde, yemediğin arkanda. eskiden bir albüm dinlemek için para biriktirip kasede çektirirdik, bozuk walkmanlerimiz ile savaşırdık, kasedi sardığında azarlardık onu. dünyanın en değerli şeyi pillerdi bizim için. kulaklıklar da östaki borusuna kadar giren cinsten değildi. şu günün parasıyla 1 ytl eden çakma Sony kulaklıklardaki soundu alamaz olduk artık. şimdi ise elalemin 100ytllik kulaklıklarına dandik diyoruz, ne götümüz kalkmış be! elin kocaman grubu 1 yıl kasıp albüm yapıyor ve biz 10 dakikada çekiyoruz, 10 dakikada dinliyoruz. ''olmamış'' deyip de siliyoruz. ne deyyus adamlar olmuşuz be! eski albümlerden dinledim paso, ipoda atıp. eski günleri hatırladım. altyapımız sağlammış be!
bunların haricinde paso yattım bayramda. anneannemin ''yat Osman yat, ya götün açılır ya bahtın'' ve ''on dönüm bostan, yan gel Osman'' laflarını hatırladım sürekli (adım da Osman değil buarada). al işte, babaanne ne ise, anneanne de o! kıçı da dahil dört bir yanı yırtık en sevdiğim cağnım pantolonum hakkında ''sakın o pantolonla top oynama, top götüne kaçar'' diyen bir anneanne! BİTİRDİNİZ BENİ BE!

ayın 21inde anneannemin yanına gidiyorum Mersin'e. aldım uçak biletini de tırsıyorum arkadaş. 50 kere de binsem aşamıcam şu uçak korkusunu, Dennis Bergkamp gibi adamım! bir de youtubedan onca uçak kazası seyrettikten sonra, zor gelecek şu 1 saat 15 dakikalık yolculuk. allah vermeye de denizaşırı bi memlekete işimiz düşmeye, ozaman sıçtım!
youtube falan deyince, aklıma şu olay geldi. şu dakka anlatacam, belki inanmayacaksınız. bayramın 3. günü evde yutubdan araba kazaları falan izliyordum. akşam 6 sularıydı. birden acı bir firen sesi ve ardından güm! zamanlama harika, ama kaza kötü tabi. eski model Reno 12li dayının birisi girmiş evimin önündeki kamyona arkadan. arabanın sağı, kamyonun soluna monte olmuş, kamyonun mazot tankı delinmiş falan. adamı çıkartmışlar arabadan. yaşı 60 civarı bir adam, kafa kelle! allahtan ona bişey olmadı, kafada küçük bir delik vardı. ama araba haşat. işin enteresan tarafı da şu ki; arabayı hergün kamyonun olduğu yere koyuyorum. o gün de kamyon var diye karşıya aldım. ucuz atlattık yani. gerçi aynı yerde daha evel 2 kere vurdular, birisi yarı bele kadar girmek suretiylen!

ne bayramlar değişir, ne Volkan Demirel, ne anneanne, ne babaanne, ne de benim zihniyet. o arabayı oraya koyarım arkadaş!
Hızır idi, Yunus idi!

Read more...

Smileylerin enteresan dünyası üzerine sosyo-psikolojik bir inceleme

8.12.08

tatbiki üniversite ikinci sınıftayım, Talento geldi dedi ki; "abi msn diye birşey çıkmış, icq tarihe karıştı". çok iyi hatırlıyorum, acaip üşendim, şimdi kim uğraşıcak diye. yeniden ekle o kadar adamı, uğraş dur. hayır diyorum ki ne artısı var abi icq'dan, herif diyo ki "kamera falan açılıyo, avatar koyulabiliyor". çok üşenmiştim ama kitle psikolojisi içinde bulunduk, geçtik msn'e.

o tarihten - ki o tarih 2004 falan heralde- geçen seneye kadar msn aleminin alameti farikası "smiley" olayına acaip karşıydım. diyorum ki "bu nedir ya, yuvarlak suratlara millet tamah ediyor", bir de adama espri yapıyorum adam gülen surat koyuyo bana. ilk zamanlarda millet yolda para bulmuş gibi heyecanlıydı, adama naber diyordun smiley koyuyordu. çok sinir bozucuydu, çok fena kıldım. taa ki geçen seneye kadar işte.

ilk başlarda farkettiğim şey şuydu, "şirinler" evreninden, ya da "flintstones" dünyasından bir farkı yoktu smiley dünyasının, onlar da gülüyor, ağlıyor, kızıyor, duygularını ifade ediyorlardı. bir amaç için yaratılmışlar, belirli bir konsept dahilinde ortaya konumuşlardı ve içinde bulundukları evrende misyonu olan birer canlıydılar. fakat bir eksiklik vardı, ya da uygunsuz bir durum, bu smileyler gevurlar için yapılmıştı, onlara hitap ediyor, onların duygularını ifade ediyorlardı. Türk insanı tüm kalbiyle bu smileyleri kabullenmek istedi, fakat bir uyumsuzluk, bir yanlışlık olduğunun farkındaydı. ve sonra hakiki türk smileyleri piyasaya çıktı, "pala smiley"ler. biz de o noktada işin içine girdik zaten, Okhy ile beraber.

Okhy ile beraber smiley alemine daldık, ama ne dalma. bir bakıma ben aydınlandım, şunun farkına vardım; bambaşka bir dünyaydı bu, farklı bir evrendi. nasıl ki Cemal Süreya "bir görüntü binlerce sayfalık yazıda anlatılamayabilir" demişti, bu önerme pala smileylerin kendi evrenlerini kurmaları ve bizim öz duygularımızı ifade etmeye başlamalarından sonra doğruluğunu kanıtlamıştı. yaz yaz anlatamayacağım bir olayı, mimiklerimi, ses tonumu kullanamadığımdan zor durumda kaldığım bir durumu, tek bir pala smiley ile anlatabiliyordum. tabiri caizse palalar önümüze daha önce açılmadık bir boyut açmıştı, yaşam alanımızı kolaylaştırmış, genişletmişti.

pala deyince ne demek istediğimi fotolara bakınca anlayacaksınız. pala smiley bir fenomendir, diğer bütün smiley formlarını ezmiş geçmiş, kendi başına varolabilmiş bir karakterdir. farklı konularda milyon tane smiley var, ama hiçbiri pala gibi hem emmeye hem gömmeye gelir cinsten değil. şimdi pala ailesini sınıflara ayıralım, onları sosyolojik ve psikolojik olarak inceleyelim:

tabelacı palalar

bunlar tabela taşır. ama o gür kaşlarıyla ve çatık bakışlarıyla burjuvazi düzeni eleştiren sol yanlısı emekçi görünümlü pala farklı farklı duyguları en kısa yoldan ifade edebilmek için hizmetimizdedir. işte, "bak bi" diyen pala, "hap var cigara var" diyen pala, "beni sev" diyerek Morrisey'in ifade ettiği, x-gen sinemasının dönüp dolaşıp anlatmak istediği çağımızın o toplumsal ve evrensel yarasına parmak basan pala. hizmet adamıdır onlar, halkın içindendirler, "halk için sanat"'ı savunurlar.


güldürürken düşündüren kadın kılığındaki palalar


kaçımız insan hakları için, demokrasi için, özgürlükler için bir şey yaptık bu ülkede? kafalalarınızın eğildiğini, oraya buraya pıstığınızı görür gibi oluyorum okuyucu, o zaman gerçeği gör ve pala' nın üstlendiği bu toplumsal role saygı duy. kadın kılığındaki palalar, ülkemizde kabarelerin, Nasreddin Hoca'nın, hatta Karagöz ile Hacivat'ın yüklendiği misyonu sırtlanmışlardır. kadın kılığında olmaları vermek istedikleri toplumsal mesajı daha da etkili hale getirmekten başka birşey değildir. işte, kırmızı başörtülü pala, göğüsleri yerinden fırlayan pala, okul çocuğu pala. kimbilir her biri hangi anlamlarda karşımıza gelecekler? giydikleri ateşten gömlek değildir de nedir yahu?

serbest palalar

bu palalar, bizim içimizdendir, bizden biridirler. herbiri aynı zamanda halk çocuğu, hem de tarabya ciksidirler, karşıt görüşleri aynı potada eritirler, geniş kitlelere hitap ederler. böylesine geniş bir skalada her bir duyguyu verebilmek, her kesimden insanı mutlu edebilmek, işte budur bu palaları önemli kılan... bisiklete binen pala, halay çeken pala, robin hood pala, nah çeken pala... söyle bana ey okuyucu, her biri duygularına tercüman değil mi, anlatmak isteyip de ifade edemediklerini senin yerine anlatmıyor mu, ona hemen kanın ısınmıyor mu? neden diye soracaksan ben cevaplayayım, çünkü o senden biri, kardeş gibi, ana gibi ,bacı gibi.

anaya bacıya girdiğimi farkederek iyice dağıttığıma kanaat getirmiş bulunmaktayım. smiley alemi çok metaforik, sürreal, saykedelik bir alem, bu yazı onlara yazılmış bir güzelleme olsun. gelecekte kesin yeni bir dalgamotor çıkar, msn de tarihe karışır eminim, smiley alemi hakkında yazılmış tek yazı kalmışsa o bile tarihin tozlu sayfaları arasında bir belge olarak ışıldayacaktır. isterim ki o belge bu yazı olsun. herkese iyi bayramlar.

Read more...

Kurban bayramı ve yeşil elmalı Smirnoff

6.12.08

kurban bayramı geldi ey okuyucu! bazı şeylere hazırla şimdiden kendini, daha 2 günün var. gerçi daha önceden de hazırlıklı olmalıydın. çünkü başladı inceden hazırlıklı olman gereken şeyler. ''nasıl kurban kesilir?'', ''kime fitre verilir?'', ''kurban derilerini ne yapalım?'' gibi soruların cevapları yayınlanmaya başladı ana haber bültenlerinde. ben bile yıllarca göre göre öğrendim artık. kurbanın kralını keserim, fitrenin kralını veririm, derileri ise Türk Hava Kurumu'na bağışlarım. gerçi bu derilerle ne yapıyorsa? uçak koltuklarına deri kaplama tarzı geyikler vardı yıllardır. vallahi doğrusu nedir bilmiyorum. uçak yapıyo olmasınlar abi? he bir de; Türk Hava Yolları'na bağışlayan var mı bu ülkede, onu çok merak ediyorum. enteresan olurdu bence! eskiden böyle bir bağış adeti yoktu sanırım, babaannemin evinde yerde bir koyun postu vardı mesela. 2 tane Anadol taksi-dolmuşumuz vardı, onların göğüslüğün üstünde de hatırlarım. hatta bilimum taksi yada dolmuşunkinde. iyi bir aksesuardı o zamana göre, heybetliydi.
bayramın başlaması ile klasik haberler çıkacak yine piyasaya. kaçan koyunlar, terör estiren danalar, kendini kesen kasaplar, ''nerde o eski bayramlar?'', huzurevlerinde bayram kutlamaları, bayram konseptli reklamlar, pazar günkü Galatasaray-Ankaragücü maçının sonucuna göre bayram içerikli gazete başlıkları; ''GS başkentte bayramı kutladı'', ''Ankaragücü Cimbom'a bayramı zehir etti'' gibi...
yıllardır ''nerde o eski bayramlar'' deyip duruyolar. eskiden de derlerdi. eskiden de ''nerde o eski bayramlar'' diyolardıysa eğer, demekki herşey eskisi gibi! (ne dedim ben?) bayram çocuklarındır kardeşim, büyüdükçe alamazsın tabi aynı tadı. senin de sıkıştırsalar cebine bi 50 kağıt, sana da bayram olur. ama zaman içinde alan değil de veren olmak kederlendiriyor insanı.
benim çocukluğumda da güzeldi kurban bayramları. ramazan bayramından daha çok severdim. 3 amcam, onların ailesi, bizim aile aynı apartmanda yaşardı, biraz yakınımızda ise dedem ve babaannem. her daim beraberdik, bağlarımız kuvvetliydi. sabah kahvaltısından sonra dedemlerde toplanırdık cümbür cemaat. kurbanları keserdi dedem. ve kesilip, derisi yüzülüp, içi açılır açılmaz keserdi hemen böbrekleri, ciğerleri ve billurları. alırdım hemen, eve çıkardım. pişirirdi anında babaannem, taze taze yerdik ekmek arası. sonra dededen harçlığı kapardık. amcalar falan da verirdi. sonra direk sokağa inerdik, bilimum patlayıcı madde ile oynamak için. kızkaçıran barutu, eski çay kutuları ve torpil ile acaip patlayıcılar yapardık, okulun bahçesinde patlatırdık.
hatta bilimum yaralanma maceramız vardır bu oyuncaklarla oynarken. birgün okulun bahçesinde 5-6 arkadaş yine bişeyler deniyorduk. 20-30 tane kızkaçıran barutunu dökmüştük yere. o sırada psikopat bir roman abimiz gelip ''çökün len oraya. çöküp yakın onu, kalkanı skrim ha'' dedi. sonra beni ve ailemi tanıdığı için ''sen şöyle geç yeğenim'' deyip beni yanına çekti. 5 arkadaşım çöktüler barutun başına, kafalarını baruta doğru eğdiler, yaktılar. ''pufff'' diye bir ses geldi ve birden bire beyaz bir duman oldu ortalık. küçük bir atom bombası mantarı oluştu tepelerinde. sonra kalktılar birden, hepsinin saçlarının önü, kaşları ve kirpikler bembeyazdı. o tabloyu hayatta unutamam. bayram günü berber İlhan'a dükkanı açtırıp sıraya girdiler traş için. heygidi günler!
diyeceğim şudur ki, bayramlar hep aynı aslında. ama alakası da yok gibi de bir yandan. kafam bölündü!
yeşil elmalı Smirnoff'un ise konuyla pek alakası yok aslında. bir ekürim FB-BJK maçından kazandı, ''söz lan, senle içecez'' dedi, o gün bu gündür haber yok. ''olm biran evel al da bayramda çakalım'' diyorum kendisine burdan. eğer diğer eleman vermediyse ''ayıp değil mi len deyyus!, iddaaya girerken düşüneydin artiz!'' diye seslenmek istiyorum. Fenerbahçe'li olmak da zor iş be arkadaş, hep alacağının peşinde koşuyorsun falan, peeeeeeeehhhh!



minareden atlarım, bayramınızı kutlarım!

Read more...

Kaan Kural ile NBA

3.12.08

NBA'de tam bu sezon tam anlamıyla L.A. Lakers ve de Okhan Canbaz fırtınası yaşanıyor sevgili okurlar. bu sezon Kobe Braynt belasından, Toronto Raptors'a Vince Carter karşılığında yollayarak kurtulan Lakers başarılı yatırımlara imza attı. ve busene drafta girme hakkını kazanamayan Okhan ''Mad Skillz'' Canbaz'ı kadrosuna dahil etti. ilk maçına sezonun 11. oyununda çıkan Mad Skillz inanılmaz bir giriş yaptı NBA kariyerine. herkes birkaç maçlık bir çıkış olarak görmüştü en başta. ama öyle olmadı, Vince ile takımını taşımaya devam ediyor. Magic Johnson'ın, O'nun hakkında yaptığı ''üzülerek söylüyorum ki, benden çok daha yetenekli'' açıklaması gündeme bomba gibi düştü geçen hafta. Lakers ise bu sezon 23 galibiyet, 1 mağlubiyet aldı. birtek S.A. Spurs'e kaybettiler ki, o maçta da ne Vince ne de Okhan Canbaz vardı.
istatistiksel anlamda ise Mad Skilzz ortalığın anasını bellemiş durumda. 39.9 sayı, 6.3 ribaund, 9.3 asist, 2.1 top çalma, 2.9 asist, yüzde 72.5 şut yüzdesi, yüzde 50 üç sayı yüzdesi. yeni bir Oscar Robertson vakası yaşanıyor sevgili okurlar.
Lakers taraftarları şuana kadar 200.000 Mad Skillz forması almış durumda. bunda istatistiklerinin yanında, yaptığı spektaküler hareketlerin de payı büyük. 1.55 sıçrama yeteneğine sahip ve havada adeta yüzerek yaptığı smaçlar ile takım arkadaşı Vince'i bile gölgede bırakmış durumda.



her kategoride zirveye oynuyor;



geçenlerde basına yaptığı bir açıklamada ''Lakers'la üstüste 10 sene şampiyonluk yaşayıp, kariyerimi Fenerbahçe'de bitirmek istiyorum!'' dedi kendisi. rengini de belli etti iyice. bir efsane doğuyor sevgili okurlar. ve bu efsanenin bir Türk oluşu göğsümüzü kabartıyor. busene normal sezon, playoff, all-star game MVP'lerinin ve slam-dunk şampiyonluğunun sahibi belli gibi şimdiden. sayı krallığına zaten değinmiyorum bile, rakibi yok!
olayın biraz da magazinsel yönüne değinirsek; Claire Danes ile bir ilişkiye başladığı söylentileri mevcuttu uzun bir dönem. birkaç mekanda beraber görülmüşlükleri de vardı tabi. sonunda medya karşısına çıktılar. e tabi okadar da çapkınlık olsun. Türk erkeği çapkındır. ben de birzamanlar filinta gibiydim, öhömm... mutluluklar diliyoruz, hem spor hem de özel hayatında!

KAAN KURAL / NTVSPOR

Read more...

Control


dün gece saat sabahın 3'ü gibi Anton Corbijn'in "Control"ünü izledim. Joy Division solisti Ian Curtis'in hayatını anlatan film tabiri caizse beni yerle bir etti, bitirdi, hayattan soğuttu. filmin Takovsky'i hatırlatan mekan çekimleri, sanatsallığı, kurgusu ve oyunculuğun çok başarılı olması bir yana, hikayenin kasvetinin siyah-beyaz bir renk seçimiyle üzerime çökmesi beni şok etti resen. Joy Division'u çok severim ve büyük sagı duyarım, ama filmi izledikten sonra saygım daha yukarılara çıktı.

ve son olarak, ian curtis'in hisettiği ağırlığı, yükü allah kimseye yaşatmasın. hemen "Unknown Pleasures" açıyorum ve saygı duruşuna geçiyorum. zaten aşağıdaki gibi bir kapak kaç grubun albümüne nasip olmuştur ki? ya da kaç tane albüm kapağıyla böyle örtüşebilmiştir?

kasvet ne acaip bir şey, safi kasvet.

Read more...

Kişisel oyun tarihi veya 90larda çocukluk

2.12.08

herşey 4 kat aşağıda oturan ufak kuzenlerin "ug abi playstationu getirsene oynayalım" demesiyle başladı. üşendim oraya taşımaya, zaten tek ayak sargıda, "olmaz gençler, play station yalan, kusura bakmayın" dedim. boyun büktüler, telefondan hisettim. play station varsa eğlenceli, yoksa sıkıcı bir hayat onlarınki, kızasım geliyor ama kızamıyorum da. her çocuk kendi zamanının şartlarıyla yetişiyor işte. "biz zamanında ortalığın amına koyduk" muhabbeti yapmak istemiyorum aslında da, övünme midir, yoksa eskiye olan özlem midir bilemiyorum, ben çocukluğumdaki hayatın şimdiki çocuklara göre çok daha eğlenceli geçtiğini düşünüyorum. özel televizyonların çıkışı ve ilk nitelikli çizgifilmlerin yayınlanışına denk gelen bir çocukluk yaşadı benim jenerasyonum. imkansızlık dahilinde biraz da hayal gücüyle kendi oyuncaklarımızı, oyunlarımızı yaratırdık, ilk aterilerin tadını, kol kırmanın acısını yaşadık, ateri salonlarında mustafalar, street fighterlar peşinde koştuk. alternatif bulmak zorunda hissettik hep kendimizi, bir şeye takılıp kalmadık. bu bile bana o zamanlarındaha eğlenceli, daha muhteşem gelmesi için yetiyor. kişisel oyun tarihimi yazdım bu yazıda ey okuyucu, oku ve kendinden birşeyler bul yazıda, gözlerinden iki damla yaş süzülsün. zaten hepimiz 90lar çocuğu değil miyiz?

ilkokula yeni başladığım sırada o dönemin en kral çizgifilmi transformers'tı. ve tabii ki dönemin şartlarında kimsede transformers oyuncağı yoktu, benden başka! babam o zaman berberlik yapıyordu ve ben perma-sharp marka jilet kutularından uhu yardımıyla kendi transformers'ımı yapmıştım, işin ilginci açılıp kapanıyordu da, tabi pek bişeye de benemiyordu. o zamandan yaklaşık 15 sene sonra ancak ilk gerçek transformers oyuncağıma sahip olabildim, 20. yıl özel yapımı bir optimus prime! kanada'ya burdan selamlar.

eniştemi sağolsun, bana kitap okuma zevkini öğretmiş adamdır, 8-9 yaşlarındayken 2 büyük poşet çizgiroman vermişti bana: conan'lar, tommiks'ler, zagor'lar, teks'ler... okumak bir yana, bunları canlandırma heyecanı da doğuyor kafamda, hemen kartonlardan zagor yapıyorum, çiko yapıyorum, darkwood ormanı yapıyorum. ama bunlar da beni bir süre sonra sıkmış olmalı ki çocukluğumun büyük eğlencesini ortaya çıkarıyoruz kuzenim hakanla; pil futbolu!

10 yaşlarında falanım, tvde subbuteo oyuncak görüyorum, futbolcu adamlar, kaleler, stad falan hepsi inanılmaz geliyor, ancak türkiyede yok, ya da olsa da alacak durumum yok. yerine kendi subbuteomu yapıyorum, kuzenim hakan da yardımcım. çeşit çeşit piller buluyoruz, hepsine isimler veriyoruz ve takımlar kuruyoruz. top yerine kullanılan bir miskete pillerle vurmak suretiyle oynanan bu oyun şimdi bile bana çocuk aklının marifetlerine şaşmamı sağlıyor. bildiğimiz kalem pillerle oynuyorduk ve hepsinin ayrı meziyetlerinin olduğunu düşünüyordum mesela. o zamanlar az bulunan energizer müthiş bir forvetti, gri-siyah sony pili o zamanın ünlü forveti alan shearer'a benzetirdik, büyük boy kalın pil watson kaleciydi, klasik mavi panasonic piller orta saha oynarlardı ve görev adamıydılar. ince maxwell kanat oynardı, sarı renkteki kodak brezilyadan gelmişti vs. vs. uzun süre oynadık bu şekilde. ilkokul-ortaokul sıralarındaki favori eğlence kaynağımızdı bu oyun.

sonra heralde saçma bulmuş olacağız ki pil işini bıraktık. nerden aklımıza geldiyse büyük bir kartona bir futbol sahası çizip karelere ayırdık ve kendi patentimiz olan bir oyun icat ettik; dama futbolu. dama taşlarının üzerine zamanın ingiltere ve almanyasının fubolcularını yazdık, o zamanlar ingiltere 96da sanırım yarı finalde karşılaşmışlardı çünkü, ve ben almanyayı kuzenim ingiltereyi tutuyordu. kuntz'lar, klinsmann'lar, seaman'lar, mcmanaman'lar, adams'lar, dama taşı olarak sahaya dizilirdi. ve ortada bir tane top olurdu. zarla oynanan ve o ara ciddi ciddi "bunun patentini almalıyım, acaip para kazanabilirim bu oyundan" diye düşündüğüm dama futbolu da bir süre sonra rafa kalktı. artık liseye geçmiştim.

ateri tarihimiz de köklüdür hani, belirtmeden edemiyeceğim. orta direk aile yaşam formunun klasik evladı olarak "kara kutu-8 bitlik ateri-sega" şeklinde ilerleyen gelişim ağacını birebir yaşamış bir insanım. çocukken hiç amiga görmedim mesela, ama teyzemin oğlu harun abimde commodore 64 görmüştüm, ağzımdan salyalar akmıştı. fakat kendi geçirdiğimiz aşamalarda da hakkını vermeye çalıştık ateri sektörünün, doğruya doğru. ilk olarak şunu söyliyeyim, benim kara kutu aterim olmadı hiç, kuzen hakanlar almıştı, hep onda oynadım. ama 8 bitlik ateriye geçene kadar yaşanan o süreçte o ailenin bir ferdi olmuş kadar oralarda sürttüğümü de itiraf edeyim. kara kutu ilk açıldığında kötü grafikli bir motorsiklet yolda gitmeye başlardı, oyun aniden başlardı yani. çok kol kırdık kara kutu ateride, kol kırılınca içi açılır, joystick olarak değil basmalı olarak da bir süre kullanılırdı, daha sonra o da haşat olurdu zaten. sonra 8 bitlik ateriye geçtik ve altın çağını yaşadık o dönemin. iddaam şudur ki o dönem çıkmış olan bütük 8 bitlik ateri kasetlerini almış oynamışımdır. "abim kızdı abi, başka alayım" şeklinde klasik tiradıma giriş yaptığım ateri kasedi satan ve değiştiren yerlerde bir kere değiştirme parası verip 4-5 kere kaset değiştirirdim. diyebilirim ki bu konuda uzmanlaşmıştım. hatta bir süre sonra bu işi bırakıp karşı komşunun çocuğu şükrü'ye bildiklerimi anlatam ve artık bu görevi ona yaptırmam da bu konuda ulaştığım ustalığı kanıtlar.

segaya geçişim lise hazırlık dönemindedir, ilk istanbula gidişimle aynı zamandadır. zaten okuldan kaçıp karaköy'e, kadıköy'e gidişlerimizden birinde aldım segamı, ama oldukça kolpaydı ve kısa zamanda bozuldu. zaten markası da sega değil mega system gibi birşeydi, ucuza kapattım diye sevinmiştim, çocuk aklı ne bilsin orjinalini imitasyonunu? bozulana kadar segada da bilinçli bir oyun tüketme aşaması geçirdim. yalnız olay şuydu; ateri belli bir süre sonra inanılmaz ısınıyor ve kilitleniyordu. ilk aldığımda 3-4 saat olan ısınıp kilitlenme süresi son zamanlarda 10 dakikaya kadar inmişti, ve ben türlü kolpalarla sınıftan bir arkadaşıma sattım onu. satarken "bak olm bunlar hassas aletler, çok oynarsan ısınır kilitlenir, haberin olsun" diyerek kandırdığım çocuk tabii bir hafta sonra "5 dakika oynuyorum kilitleniyo olm bu, geri ver paramı" diyerek geri geldi. kolu ve adaptörü bozduğunu idda ettim, geri kalan parayı da uzun taksitlere bölerek ödedim ona. günde bir simit parasına falan işte. burdan özür diliyorum kendisinden, üzgünüm şenolcum, ama iyi yedirdim kabul et şimdi ahahah.

ateri sektöründe her bir aşamada o aşamanın en iyi oyununu bir diğer aşamanın kalitesiyle bir tutumak gibi bir adet vardı; 8 bitlik ateride batman 4 oynarken "sega gibi abi" demek farzdı misal, ya da segada "nba live 97 bilgisayar oyunu gibi" demek. sonra konsol olayını uzun süreli bir terk yaşadım ve pcye geçtim. red alert, diablo, gta falan gibi oyunların ilk versiyonları, ilk heyecanlar. hala gözümde efsane pes 6, crysis falan değildir de fifa 98'dir, diablo'dur, gta'dır hatta super bike'dır. ilk heyecanlardır bunlar.

hatırlatmadan geçilmez tabi, bizim zamanımızda bir de ateri salonları vardı. bak işte bütün 80 sonrası 90 öncesi doğan gençliğin ortak paydasıdır bu konu, herkes ateri salonuna gitmiştir, "street fighter" oynamıştır, "büyülü street fighter"'da balrog'u almıştır, "mustafa" oynamıştır, "hagar" oynamıştır. daha sonra çıkan tekken tarzı 3 boyutlu oyunları kategori içine alasım gelmiyor. ateri salonu demek 2 boyut demektir, "burdan aliyim" demektir, salon sahibi amcadan gizli jeton bölmesini açmaya zorlamak demektir, "aman beni dışardan kimse görmesin" hissiyatıdır. çok başkadır. bir ara yakın dostum bay mahmut'un "olm o büyük ateri salonundaki makinelerden alıcam lan. parası neyse veririm abi, bulalım onlardan" demesi herşeyi açıklamakta zaten. o tadı alan adamın söyleyebileceği bir cümledir bu. budur o hissiyat.

yazı uzadıkça uzuyor, bir yerlerde kesmek lazım. burda hafiften kapatalım konuyu, nostalji yaptık, kendi tarihimizden kesitler verdik, ortak paydada buluşmaya çalıştık. tüm yapacaklarımı yaptım gibi bir şey. ey okuyucu, öperim gözlerinden, eğer buraya kadar geldiysen çok okudun, bence biraz dinlen. 90lar yazıları bitmez merak etme sakın. farklı nostaljik yazılarda buluşmak üzere.

Read more...

Döver misin, sabaha mı bırakırsın?

1.12.08

Acur: devam etsin diyenleeeer?
Seyirci: şakşakşakfiyyuşakşakfiyyuu!
Acur: kabul etsin diyenleeer?
Seyirci: şakşakfiyuuşak!

hastasıyım şu izleyicilerin. bekara karı boşamak kolay tabi; ''şakşakşakfiyyuuşakşak!''
biri de dönüp demiyor; ''size mi soracam len yavşak?'' (hastasıyım kafiyelerin!)

Cemil: yokum Acur bey! Hamdi beye de teşekkür ederim, cebinden sayıyo parayı...
Acur: yokum diyooooor!

sıra kutu söylemeye gelir. asvalya atar, pistonlar yatak sarar, platin meme yapar, torna eksen kaçırır;

Cemil: ne hissediyorsun Suphi?
Suphi: küçük diye çektik abi kutuyu. hatta benim hala kızı çekti. kendisine soralım, izleyiciler arasında.
(aslında ilk olarak 'görümce' yazmıştım. erkeğin görümcesi olmaz sanırım)

hala kızına kısmet lazım, pek de çirkin. ama tek fırsat ekranda görünmek. onun da canı var, haklıdır;

Acur: merhaba Şerife hanım. ne diyorsun kutu için?
Hala kızı Şerife: mavi diyorum Acur bey.
Acur: görüyoz Şerife, kutular mavi. içini soruyoz. (izleyici zorla güldürülür, alkış kıyamet kopar. zekice bir espridir çünkü)
Hala kızı Şerife: ilahi Acur bey, sizi severek izliyoruz zaten. hele bir de görümcemin kızı var (görümceyi çaktım araya, heleloy!) , 4 aylık kendisi, sizi görünce emzikten kesiliyo. memesini ısırıyo annesinin. annesi de burda işte, yanımda. gözter kız göster!

anne Bahriye hanım memeyi açar, meme kangrendir;

Acur: hoşgeldiniz Bahriye hanım, gerçekten kötüymüş durum. yerim ben onu. ehe öhöm şey, bebeği.
Bahriye: sizi çok seviyo Acur bey. memem ne hale geldi. zaten bu para çıkarsa memeden ameliyat olcam inşallah. durum kötü, acılara katlanamıyorum! (ağlar. stüdyo ise matemdedir, arkada fon müziği çoktan girmiştir bile. hatta Unforgiven 3'nin piyanolu introsu)
Acur: vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum. sizin için bir kutuyu ben açacam! (stüdyoda bir coşku)
Bahriye: Acur bey, tüm Afyonluların size selamı var. size kaymak lazımdır dedik, kaymak getirdik Afyon'dan.
Acur: teşekkür ederim, tüm Afyon'a sevgiler.

sonra yine 10 saat medyumluklar, maymunluklar;

Cemil: İsmail, sen ne diyorsun?
İsmail: abi bence Cavit abide küçük var. 4 haftadır büyük açıyo kendisi, busefer küçük bence. ama ters ihtimal olabilir tabi. Müjgan'ı da tavsiye edebilirim sana, muamelesi iyidir.
Cemil: Müjgan iyimiş hakatten, farketmemiştim. ama 14 numara. ayın 14ünde benim bacıya sarktılar, Güiza da 14milyon euro'ya geldi. 14ten korkuyorum!

sonra Acur devreye girer;

Acur: veee, Türk Telekom'un yeni teknolojisi videofon sayesinde şuanda Güiza ile görüntülü görüşeceğiiizzz!
Seyirci: Heeeeeeeyyyy! şakşakşakfiyyuuuuşakşakşak!

bağlantı yapılır;

Acur: Merhaba Güiza, nasıl gidiyor?
Güiza: 4 yıllık sözleşmem var, sonuna kadar burda olmak istiyorum. istediğim topları alıyorum, ama yalnız kalıyorum. surat ifadem vücudumu geriyo, onun sıkıntısını yaşıyorum. Fenerbahçe en büyük şampiyon adayı. türkiyede en sevdiğim teknik adam Güvenç Kurtar!
Acur: lafını kestim Güiza ama, 'Var Mısın, Yok Musun'un bu geceki konuğu Güveeenç Kurtaaaaarrr!

stüdyoda kıyamet kopar tabi!

Acur: bu mutluluğu Panda ile kutlamaya ne dersiniiizz?
Seyirci: Heeeeeyyy, şakşakşakfiyyuuşakşakşakfiyyuuşak!

dondurmalar yenir. sıra kutudadır;

Acur: 1 tane 500.000 ytl, 1 tane 1 ytl, 1 adet de 2 ytllik kutu var. Hamdi beyin 45.000ytllik teklifini reddettin. haydi Cemil!
Cemil: 45.000 yetmez abi, 2000 model Carrera 4S buldum, temiz. sıkıldık abi 78 Taunus'tan. bir de eve girecem. meme ameliyatı da cabası. aç Suphi, aç kardeşim. sana karşı ilk günden beri çok iyi şeyler hissediyorum.
Suphi: eksik olma abi, 500.000 senin kutunda, buna eminim.
Acur: eveet, son kutuyu senin için Güvenç Kurtar açacak!

fiyyuuuşakşakşakşakfiyyuuuuu, kızılca kıyamet. çalsın sazlar, oynasın kızlar!

ve 20 dakikalık reklamdan sonra Güvenç kutuyu açar;

5 parasız yarışmaya katılıp da, oracıkta değişen karakterler beni ürkütüyor. bu para adamı ne hale getiriyor be arkadaş! 50.000 ytl kazanan adamın matemi tutuluyor bu ülkede. hele bir de yürütülen mantıklar olsun, düzülen teoriler olsun, bir kısım insanın zeka seviyesini alnımızın çatına koyuyo. ibretlik program. izleyelim, izletelim!

Acur: evet Okhy, hangi kutuyu düşünüyorsun?
Okhy: 1 ve 2 arasında kararsızım Acur bey.
Acur: neden 1 ve 2 Okhy?
Okhy: 'sana 1, programına 2' Acurcuğum!

(teşekkürler paint!)

Read more...

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP