Din Savaşları (!)

29.11.08

bu tarz konulara derinden girmenin eşiğinden dönüyoruz hep mister ug ile. pek istemiyoruz kurcalamak. kullanacağın yanlış br kelime seni rezil de edebilir, vezir de. ama şu son 2 gündür Hindistan'da süren terörist eylemi canımı çok sıktı gerçekten. Bombay'ın merkezinde 2 oteli işgal edip meydan okudular dünyaya akıllarınca. korkunç tipler gerçekten, Counter Strike'taki teröristler gibi. televizyonda görünce tüylerim diken diken oldu. yanıma gelip ''ateşin var mı birader?'' diye sorsa, tükürüğüm boğazıma düğümlenir.
dünyanın her köşesinde, herhangi bir 'allahın sktr ettiği yer'inde bile terör mevcut. akşam 8den sonra bakkalda ekmek bulamazsın, ama terör mevcut. ve buna bir çözüm bulunacağını sanmıyorum şu dakkadan sonra, ancak savaşılır gibime geliyor.
teröre alıştık gerçekten. hava gibi, su gibi oldu bizim için. nefret etsek de, bir yerde haberini duyduğumuz zaman zerre kadar şaşırmıyoruz. bu olayda daha da canımı sıkan şeyler var, birçok kişinin de olduğu gibi.
soğancığıma çivi gibi saplanan, ''bu tarz konulara derinden girmenin eşiğinden dönüyoruz'' dediğim olay ise çok çok kaba bir tabirle 'dinlerin düşmanlığı' mevzusu.
dünkü olayda müslüman rehinelerin bir kısmı salınıp, hristiyan ve yahudi olanlar kıyılmış acımasızca. Hizbullah ve El-Kaide gibi islami terör örgütlerinin daha evel birçok kez yaptığı gibi.
Haçlı Seferleri'nde, Gazze'de, Batı Şeria'da, Bosna'da, Irak'ta, Afganistan'da da yapılanların hiçbir farkı yok. hepsi başka kılıflara uydurulmuş olsa da, olayın çıkış noktası aynı.
herkes olaya 'dinlerin düşmanlığı' kabası ile bakıyor. peki, ben de öyle bakayım bu konuya.
bu husumet şu şekilde doğmuş olmalı ozaman;
''hayır, bizim dinimiz gerçek, sizinki yalan. banane, bizim kitabımız doğru. bizim gibi ibadet edilir, sizinki yanlış, ayıp sizin yaptığınız.'' gibi sürtüşmelerin kavgaya dönüşmesi, kavganın büyümesi, yanlışlıkla bir cinayet işlenmesi, kan davasına dönüşmesi...
yazıyı 'bilerek' çok yüzeysel yazıyorum. tehlikeli olduğunu belirtmiştim daha evel de, bana hak vereceksiniz umarım.
dinlerin doğuşu, amacı, gelişimi, olumlu veya olumsuz etkileri gibi mevzuları araştırmayı, öğrenmeyi, bunlar hakkında fikirler yürütebilmeyi geçmiş durumdayım. çünkü bunlar ancak olayın dışındaki, senine benim gibi, bu durumun ne kadar haybeye gelişmiş bir olay olduğunu düşünen, üzülen, geçen yüzyıllara 'yazık' diyen, bazı şeylerin gerçekten farkında olabilen kişilere ait bir olay. he tabiiki bir de bu işin tepesindeki adamlara...

işin kara mizahı; 'dinlerin düşmanlığı' dendiğinde ve de bu tarz olaylar haberlerde görüldüğünde, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da cahil bırakılmış ve de sürüye katılmış insanlığın, bu husumet yukarıda biraz da geyiğine yazdığım şekilde doğmuşçasına tavır takınması, olayı sadece bu şekilde değerlendirmesi. ve hatta içlerinde bunu böyle hissetmeleri. tanımadığımız 2 futbol takımının maçını seyretsek, müslüman olanı tutmazmıyız? hatta takımların birisinde 1 müslüman futbolcunun oynaması yeterli değil mi? hatta o adam bir de gol atarsa, koca hristiyan alemine atılmış bir gol olmaz mı bu? bu konu onlarda da böyle mi bilemiyorum. çünkü müslüman bir ülkenin vatandaşıyım, 25 yıldır da bu topraklarda, bu insanlarla yaşıyorum.
hatta ve hatta eminim ki bu olaylarda kullanılan kahraman mücahitler de bu şekilde kurmuşlar kendilerini. yani esas düşmanlık besledikleri mevzu bence gavurun mini eteği, boyalı saçı, göğüs dekoltesi, alkolü, kılı, yünü. ve tabiiki kendilerine ait kara çarşafa, türbana kıl olunması gibi basit mevzular.
sağlam kurmuşlar ama elemanları;

-bakın beyler, televizyona bakın, utanın. mini etekli hatunlara. şunlara bakın bi hele, göğüsleri dışarda resmen. bunlar bizim çarşafa göz dikti, yarın öbürsü gün senin karın da böyle giyecek bunlara kalsa, ayıp değil mi? yakışır mı bize? ayıp değil mi? nebiçim müslüman delikanlısınız siz?
- abi haklısın, tavoldum bak şimdi, öldürelim ipneleri. allah uleeen! (duvara yumruk ataraktan)
- akşama şu oteli basıp öldürürsünüz işte nekadarı varsa, koçlarım benim!

aslında olay bu olmasa bile, bu düzeyde diyebilirim. tabiiki bu benim kendi görüşüm.

bir an o oteldeki bir rehine olarak canlandırdım kendimi. şu olurdu heralde;

- diz çök, diz çök dedim. öldürecez seni. tüm hristiyanları öldürecez.

-abi dur bi, müslümanım ben.
- hadi len, bizi mi yiyon, diz çök!
- abi al, nüfus kağıdım. türküm ben, türkish, i'm türk. müslümanım, müslim. elhamdürillah müslim. please, abi bokunu yiyim.
-olm yalan söyleme, saçın uzun, ninja gibi de toplamışın, converse falan. nasıl müslümansın sen?
- abi allahıma müslümanım. aha dur abi dur, sünnetliyim ben, ordan anlarsın, dur abi, göstereyim, al!
- öfff, beyni suratıma sıçradı, havlu var mı Beşir?

her dinin hakkından, bir diğeri geliyor hep. dinsizin hakkından ise imansız!

Read more...

Unutulanlar serisi, vol.1

27.11.08

yeni bir seriye başlıyoruz ey okuyucu. ''unutulanlar'' adı altında unutulmuş insanları hatırlatmak amaçlı. he ''ben unutmamıştım bunu zaten'' diyen olursa da, unutup da gelsin buraya. ''unutma; unutulanlar, unutanları asla unutmazlar'' demiş falancaoğlu. ''unutmak kolay olsa, kendimi unuturdum'' demiş minik Emrah.
ama en önemlisi de Cengiz babadır bu hususta. albüm yapmıştır ''Unutulan'' diye.
şarksı da şöyle başlar;
''Önce birkaç damla yaş, gözlerimden süzüldü.
İnanmadım, yıkıldım, senin miydi bu düğün!''
şaka bir yana, severdim bu şarkıyı! inceden de başlayalım seriye;

Dick Fosbury

yıl 1968. Pink Floyd diye bir grup var, kasıp kavuruyo ortalığı! Syd diye bir eleman var ki, Londra'da nekadar hatun varsa nasiplenmiş. eşimiz dostumuz olan kızları ondan uzak tutma için çabalıyoruz. bu konuyu konuşmak amacıyla bizim evde toplandık bir gün. muhabbet kabak tadı verdi bir noktadan sonra. açtık benim dev ekran plazmayı, çevirdik eurosportu olimpiyata rastladık. Meksika'da yapılıyordu o yıl. bilseydik önceden, atlar giderdik. yüksek atlamaya denk geldik. herkes 'western roll' tekniğiyle atlıyordu o dönem. 'western' türkçede 'yüzü', 'roll' ise 'koyun' demekti o dönemlerde.

derken Dick Fosbury diye 21 yaşında bir adam çıktı. 'Fosbury Flop' tekniği ile atladı. sırtüstü yani. biz ekranda kalakaldık. işi bilmiyo bu adam dedik, güldük. ama adam 2.24 hoplamış. biz ''ne tesadüf abi, teknikle adamın soyadı aynı'' diye şaşkınlık içerisindeyiz o an. yıllarca herkes aynı atlayışı yaptı daha sonra. bir kere arayıp hatrını sormadık çocuğun.
şaka biryana, Dick Fosbury'nin bu atlayışı bu sporun şeklini belirlemiştir resmen. hatta yıllarca bu sporun adını ''sırtüstü atlama'' olarak bildim.herhangi bir şeyin senin adınla anılması, sana özgü olması, o şeyin mucidi olmak gerçekten büyük bir hazdır bence. böyle bir insan olmayı çok isterdim. herkese de nasip olmaz. onlarca madalyaya değişilmeyecek bir başarının öyküsüdür bu. beni ise anca ''al işte, okhy esprisi, öfff'' diye anarlar arkadaş ortamlarında, kötü bir esprinin sonucunda.
öldüyse allah rahmet eylesin, yaşıyorsa ellerinden öperim Dick amcamın.
diğer kahramanımıza da Fosbury tekniği ile atlarım...

Benny Hill

tanışmam enteresandır Benny ile. ilkokul dönemlerimde ilk porno deneyimlerimin kaynağı olan amcamın vhs kaset dolabını kurcalardım hep. üstü kitaplık yada gümüşlük, ortası televizyon gözü, altı ise dolap olan tiplerdendi. ve genelde en az 7-8 çekme vhs porno bulmak mümkündü. yanlarında ise teksas, tommiks, zagor gibi birçok çizgi roman, birkaç aksiyon filmi, dünyanın en güzel 100 golü belgeseli ve bir de ''Benny Hill Show'' kasedi vardı. istisnasız her gün izlerdim Benny amcamı. mizah anlayışı harikaydı gerçekten. çekimler de bir okadar komikti. bir mevzu olmasa bile gülüyordun tiplere, görüntülere, arkada çalan müziklere. bir ressamın bir parkta gökyüzüne bakarak melek çiziyo ayağı çekmesiyle merak uyandırıp, diğer arkadaşının cüzdanları toplama skeçi vardı. ömrüm boyunca asla unutamam.
bu aralar yutubdan kovalıyorum videolarını. ve eskisi kadar gülüyorum, hatta daha da fazla. biz Ata Demirer'e bile gülen bir toplum isek, bu adam kesinlikle gözardı edilmemeli. izlenmeli, msn'de arkadaşlara linkler yollanmalı, emrivaki bir şekilde.
komedyenlik, aktörlük hatta şarkıcılık bile yapmıştır Benny. ama öyle unutulmuştur ki, 21 nisan 1992'de cesedi, açık olan televizyonunun karşısında bulunmuştur. ölüm tarihi ise tahmini olarak belirlenmiştir. 3 gün önce, yani 18 nisanda.
beni güldürdün Benny, hatta milyonlarca insanı da güldürdün. tanrı da gittiğin yerde seni güldürsün!

Lech Walesa

beden işçiliğinden nobele, cumhurbaşkanlığına uzanan bir hikayesi vardır Walesa'nın. bir beden işçisinin, marangozun olarak doğmuştur kendisi 1943'te. sonra Dobrzyn tersanesinde elektrikçi olarak çalışmaya başladı. herzaman hakkını arayan bir tip oldu. sendika temsilciliğine seçildi, işten kovuldu. başka bir işe girdi, yine diklendi, yine kovuldu. Lenin tersanelerindeki grevi başlattı ve bu grevin lideri oldu. ve başarılı oldu. işçiler birçok hakkı kazanmasını bildi bu adam sayesinde. Dayanışma Sendikası'nın da kurucusu olmuş oldu aynı zamanda. birçok kez içeri girdi çıktı, yılmadı. özgürlüğün, hakların simgesi haline geldi ülkede. 1983'te Nobel Barış Ödülü'nü kaptı. 90'da reisi cumhur oldu Polonya'ya. Doğu Bloku'nun üzerinden jump-shot'ı yapmış bir adamdır kendisi.
son dönemlerde 'komünist ajan' olduğu iddaalarıyla gündeme geldi. kendisi reddediyor tabiiki bu durumu. siyasi görüş ne olursa olsun, takdir edilmelidir bu adam. idealist kimliğini herzaman temiz tutmayı başarmış, bunun için kendi hayatını hiçe sayıp vücudunun her yerinden son damlasına kadar ter akıtmış, çabalamış, didinmiş bir insan olarak takdiri hakediyor.
2010 yılı için Danzig bölgesinden devlet başkanlığı adaylığını koymuş resmen. gerçi bizi pek hırgalamaz ama...

Deve Reno

70lerde İzmir'de fink atan şu hatlı dolmuş modelini unutmayalım, unutturmayalım. gelmiş geçmiş en ekol minibüstür kendisi. namı değer DEVE RENO!

ben fotoğraflar haricinde pek bilmem, ama bizim peder anlatır hep;
"sesinden anlaşılırdı deve renonun geldiği. viraja girdiğinde felaket kafa sallardı, ha devrildi ha devrilecek. Boğaziçi'ndeki Gültepe-Levent yol ayrımından dönerken hep karşıdaki kömür deposuna girecez diye korkardım. koltuklar acaip dikti, yolcular kazık gibi otururdu. ön ızgara hep çıkarılırdı, hararetten dolayı. bir de şöförün hemen sağındaki tümsek motor kapağı hep açıktı, sürekli arıza yaptığından. içerisi pişerdi motorun sıcaklığı ile.''
işte böyle bir efsanedir Deve Reno.
yahu Deve Reno bu, unutmak ayıp değil mi?


o değil de, DEVE RENO NE BE!

Read more...

"Mustafa" üzerine

26.11.08


Mustafa filmine gittim, ve aslında eleştirilecek bir şey olmadığını gördüm. haftalardır acaip yaygara kopuyor memlekette, önceden aydın üni gençliğinin favori adamı olan Can Dündar şimdi herkesin eleştirdiği adam olmuş. yahu çok saçma.

bir kere;

adam kafasına göre film yapmış, Atatürk budur diye değil. Atatürk'ün insani yönlerini ortaya çıkarmaya çalıştım diyor adam, benim Mustafa Kemal'im bu diyor. bundan daha doğal bir açıklama olabilir mi? belgelerle çalışmış, yalan yanlış bilgi vermemiş, daha neyi eleştiriyorsunuz? "cover" yapmak gibi birşey bu, ancak "iyi" veya "kötü" denilebilir, bitmiştir. "Atatürk'ün çok içki içtiğini öne çıkarmış" diyen falan bile var, sanki çok içki içmesi bilinmiyormuş gibi. ama ortaya çıkarmak yanlış. peeh...

eleştirilebilecek nokta ise;

şu, sadece şu, sinema tekniği yönünden eleştirmek. ben filme bayaa senaryolu falan, bayaa film diye gittim. ama "Mustafa" film değil, belgesel de değil, acaip bir şey. slide gösterisi halinde fotoğraflar ekrana geliyor, arada o dönem kaydedilmiş video görüntüleri falan da var, bir de toplasak 5 dakika etmeyecek bir kaç canlandırma, üzerine Can Dündar hikayeyi anlatıyor. sunum izlermişcesine izledik, çoğu önemli olay atlanmış, başka taraflar ön plana çıkartılmış.

fakat asıl önemli kısım burası işte;

yıllarca ilkokulda, ders kitaplarında, tvde radyoda, bize öğretilen Atatürk hep süper kahraman konumundaydı. Atatürk Samsun'a çıkıyor ve köylülere söylev veriyor. Atatürk türk ordularından kat be kat üstün düşman ordusunu yeniyor. Atatürk ülkeyi bir anda feraha kavuşturuyor. Atatürk büstleri, her sınıfta bulunan portreler, ona yazılan şiirler. böyle bir ortamda büyüdük hepimiz, bu etkilerin ona karşı olan sevgiyi körüklediği ya da azalttığı insanlar veya gruplar oldu. 2 tür insanı da tanıdım, ve hemencecik söyleyeyim, ben ilk gruptanım. ona olan saygım hep büyüktü, o büyük bir önderdi, büyük bir türktü.

fakat filmi izlerken anladığım şey;

gerçekten de atatürk' ün insani tarafı hiç bize sunulmamıştı, güçlü ve zayıf yanlarıyla, insani duygularıya, mutlulukları ve üzüntüleriyle. filmi izlerken gözlerimin dolduğu, gerçekten etkilendiğim sahneler hep insani yönlerinin ortaya çıktığı sahnelerdi; Atatürk kadınlarla olan mutsuzluğunu itiraf ediyor, Atatürk rakı sofrasında bir türküden etkilenip ağlıyor, Atatürk Bulgaristan!da bir baloya yeniçeri kostümüyle katılıp tepkisini ortaya koyuyor, vs...

ve işte bu yüzden;

ben Can Dündar' ı kutlamak isterim buradan. bu yazıyı okur mu bir gün bilemem, ama ben yapmak istediği şeyden çok mutlu oldum, ve Atatürk' ü çok daha fazla sevdim. onun hataları, yanlışları ve zayıflıklarıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk olması beni ona karşı daha da yakınlaştırdı. eğer Can Dündar' ın da istediği buysa, evet, çok teşekürler. film olarak, belgesel olarak çok başarılı sayamıyorum "Mustafa"yı, ama paramın karşılığını da sonuna kadar aldım. hatta benim açımdan karlı oldu bile diyebilirim.

Read more...

''Post-rock'ın dramı'' gibisinden...

23.11.08

90lı yılların başında rock müziğe yeni bir soluk, yaratıcı fikirler kazandırmak amacıyla, Talk Talk, Slint, Tortoise ve Don Caballero gibi gruplar tarafından bu müziğin temelleri atılmıştır. deneysel, avangard, caz, elektronik, atmosferik ögelerin, bu müziği bambaşka bir boyuta taşıdığını, bu formülün kaliteli bestelerle, kaliteli prodüksiyonla, üst düzey samimiyette kullanılması durumunda ortaya harika bir sonuç çıkacağını söylemek mümkün. nitekim günümüzde bazı gruplar bunu gerçekten başardılar. Mogwai, Godspeed You! Black Emperor, Magyar Posse, 65Daysofstatic, Sigur Ros gibi gruplar, bu müziğin temeli üzerine güzel yapıtlar inşaa ettiler yakın zamana kadar. yazının başında bahsettiğim gruplardan çok iyi noktalara taşıdılar bu tarzı bana göre. hatta hayatımızın gruplarından birisi olmayı da başardılar. Amacım post-rock dersi vermek değil kesinlikle, sadece giriş amaçlı üç beş cümle yazayım dedim. gelelim esas mevzuya…

ne yazıkki post-rock bir noktada tıkandı. bu saydığım 5 grup, post-rock ana başlığı altında ayrı ayrı şıklar oldu gibime geliyor. ''Mogwai daha alternatif, GYBE daha avangard, Magyar Posse daha melodi ağırlıklı ve caz, 65Daysofstatic daha elektronik ve ritm ağırlıklı, Sigur Ros ise daha organik müzik icra ediyor'' gibi kabaca tabirler yapabiliriz bu gruplar hakkında. diğerleri ise bana göre bu 5 seçenekten birisini tercih etmiş gruplar.esas eleştirdiğim konu bu değil aslında. bu sadece şuanki durumun özeti. gayet de normal birşey. yeni fikirler üretmek, devrimler yapmak kolay iş değil, hele ki sözkonusu olan şey müzik ise.
hatta bu bahsettiğim büyük albümler yapmış gruplar zaman içinde büyük tıkanmalar yaşadılar. Mogwai bana göre ismine oranla biraz daha ucuz bir albüme imza attık bu sene. GYBE dağıldı. Sigur Ros ise büyük bir düşüş ve de kendini tekrar olayı yaşadı. bir tek Magyar Posse'de şuana kadar bir yamukluk göremedim, sıra onlarda sanırım...

benim takıldığım konu, post-rock'ın 'minimal' benliğinin 'basitlik' kavramı ile karıştırılması. ilerleyen kayıt teknolojileri, basitleştirilen prodüksiyon ve enstrüman yazılımları ile bu işin çocuk oyuncağı haline gelmiş olması. hadi bunu da geçtim, bunu bu müziği gerçekten yapmak isteyenler için bir avantaj olarak düşünelim. ama ortaya öyle sonuçlar çıkıyor ki; 2 dakikada akla gelmiş kısacık bir akor düzeni üzerine, melodi bile olmadan, bu avantajlar kullanılarak, katman katman eklenmiş enstrümanlar ile derin mi derin, bir okadar da dar zihniyet eseri şarkıların bini bir para. ‘denemesi bedava’ mantığı ile ‘deneysellik’ kavramı karıştırılıyor bana göre.


sevdiği bir tarzda yeni gruplar keşfetmek isteyen her insan gibi ben de birçok kez arayışa girdim, onlarca post-rock albümü dinledim. ama elde kalan 3-5 albüm dışında geri kalanı sadece fon müziği niyetine çaldı arkada, sadece birkaç gün. bir amaç sezemedim birçoğunda. yada bir hissiyat alamadım. amacı sadece 'post-rock grubu olmak' idi sanırım bu grupların. başarmışlar da hakkaten ki, Almuadem gibi bir facia gruba bile birçok platformda methiyeler düzülmüş, hem de binlerce kez.


herkes post-rock müzisyeni olmuş, tek kişilik projeler dolmuş myspace gibi platformlar. aralarında çok başarılı olanlar yok değil tabiiki. ama bu iş artık müzisyenlikten çok teknisyenliğe, programları kullanma kabiliyetine dönmüş durumda. beni üzen konu bu tamamı ile. "herkes yapmış" lafından kastım, 70lerdeki progrock akımı yada 90lardaki alterno rock furyası ile karıştırılmasın kesinlikle. sonuçta herkes beğendiği bir konuda bir şeyler üretmek ister. fakat benim bahsettiğim olay verilen emeğin yok denecek kadar düşük seviyelere inmesi. ‘‘daya prodüksiyonu gitsin, güzel olana kadar bir şeyler ekleyip çıkarmaya devam’’ düşüncesi ile yapılmış şarkılar ile gerçek bir müzisyen olunuyor ise, 3 tane programı sular seller gibi öğrenip geliyorum hemen!

Read more...

Nick Drake

21.11.08

kocaman büyük bir ağacın dibinde, ufacık bir mezar taşı. şapkanı çıkart ve saygını belirt ey okuyucu, Britanyalı müzisyen Nick Drake burda yatıyor. değeri bilinmemiş, üzülmüş, kırılmış ve yalnızlığına son vermek için intihar etme yolunu seçmiş olarak...

24 kasım 1974 tarihinde öldü Nick Drake, henüz 26 yaşındaydı. geride 3 albümünü, daha fazlası olan kayıtlarını bıraktı, çok çekingendi, yabancı gibi görüyordu dünyayı, bazen evinden çıkıyor günlerce nerede olduğu bilinmiyordu. kaydettiği o kadar şarkı, çıkardığı albümler değerli bulunmamıştı, hatta son albümü "Pink Moon"un kayıtlarının 1 hafta boyunca Island Records' un masasında farkedilmeden kaldığı söylenir. hakettiği değeri görmesi için ölümünün üzerinden 25 sene geçmesi gerekti.

şu anda yayınlanmamış şarkılarının toplandığı 86 tarihli "Time of No Reply" albümünü dinliyorum, karanlık bir huzur yayılıyor o çaldıkça, "Time of No Reply", "I Was Made to Love Magic", "Joey", "Clothes of Sand", sırasıyla herbiri ayrı derinlikteki şarkılar sırasıyla geliyorlar, muhteşem bir armoni anlayışı, karanlık ve karamsar bir vokal, ezber bozan bir akord düzeni, orkestrasyon anlayışıyla çalınan arpejler. her şeyden önemlisi besteler, inanılmaz besteler!

24 kasım 1974, Nick Drake gece aşırı dozda anti depresan alarak öldü, ve hala ölümü açıklığa kavuşmadı. başucunda Albert Camus' nün "Sisifos Söylemi" vardı, bu da intihar olasılığını güçlendirdi. annesi ve bir kaç tane yakın arkadaşı ise onun intihar etmediğine inandılar, yalnızca gece kalkıp farkında olmadan aşırı dozda hap aldığını idda ettiler. herneyse, sonuçta;

Nick Drake ölü,
elimizde kalan ilham verici bir şekilde çalıp söylediği şarkıları, ve üzücü bir hayat hikayesi. sonbaharın gelmesi ve genellikle karanlık olan gökyüzüyle mi alakalı bilemiyorum, son zamanlarda çok fazla dinliyorum kendisini, tadını kalın kalın alıyorum, o ilhamı, o yalnızlığı hissedebiliyorum.

24 kasıma iki gün var. hatırlatmamız da olsun bu yazı, en azından o gece, bir nick drake şarkısı açalım ve "sadece" dinleyelim, anısına saygıyla...

Read more...

Zittir Happier

20.11.08

adam ol,
onun bunun arkasından konuşma,
delikanlıysan yüzüne söyle,
dersine çalış,
tabağındakini bitir, arkandan kovalar,
okulu ekme,
kıraathaneye gitme,
çok sigara içme,
içiyosan da adam gibi sigara iç,
ortamda pakedi ortaya koyma,
efendi gibi kızlara takıl,
hoşlan ama aşık olma,
gününü gün et,
abi sözü dinle,
evlenmeden sex yapma,
evlenirsen de az yap,
okulunu uzatma,
okulda helal sütü emmiş bir kız bul,
ailesi mailesi düzgün olsun,
neüdüğü belli olsun,
söz yap,
okul biterbitmez askere git,
gel,
adam gibi iş bul,
yol, yemek, sigortası da olsun,
evde bile gömlek giy,
pantolonunun içine sokmayı unutma,
pantolon her daim kumaş olsun,
saçlar alaburus olsun,
uzatırsan dökülür,
her allahın günü sakal traşı,
yanaklar kösele,
birikim yap,
evlen biran evel,
yatak odası ve salonu oğlan tarafı alır,
gerdeği boş geçme,
anne baba biran evel torun ister,
fazla içme,
içersen de adam gibi iç, evinde iç,
aileni rezil etme,
kolu komşu ne der,
falancalın oğlunu örnek al,
bak o nerelere geldi,
eve gir,
arabaya gir,
aileni rahat ettir,
ama tofaş yada reno al,
ikinci eli iyi olsun, yedek parçası da ucuz,
içine selanik donu giy,
krem rengi olsun,
dikkat, pantolonun paçasından fırlamasın,
üstüne de hasır örgü fanila,
o da aynı renk olsun,
üşütme,
işinden olma,
eve bol bol para getir,
karı altın günlerine girsin,
gündüzden kalan kısırı, çöreği akşam yemeğinde götür,
israf etme,
hem karı sana ayrı yemekle mi uğraşacak,
yıllarca böyle yaşa,
emekliliği düşün ömrü billah,
iş günü say,
torununu kucağa almayı,
çocuklarının rahat yaşamasını,
karının dırdırından bir şekilde sıyrılmayı düşün,
düşünme pişmaniye kıç kıllarını,
Lindsay Lohan'ı,
çöpe attığın gençliği,
takriben 30 küsür yılı,
ne skme yarıcak ki onlar,
yükün altından çıkma ölene kadar,
daha faydalı, daha mutlu, daha ulvi, daha enayi,
sırtına semer vurulmuş eşek gibi!

Read more...

Vize, Metin ve Cemil

18.11.08

imalat tekniği isimli vizeden çıktım, sağa sola baktım ki hala tanıdığım kimse yok. sabah da yoktu, demek ki okula 4 saat önce geldiğimden beri hiçbir şey değişmemiş. okulda 6. senem, ama tanıdık kimse yok işte, çünkü tanıdığım herkes mezun olmuş, fotokopi not falan alacak adam bile yok. vizeden çıkmamla okuldan çıkmam da bir oldu tabi, ne diye durayım bana tamamen yabancılaşmış o ismi haşmetli kendi boktan yerde? ben de haklıyım.

tren yolculuğunu da tercih ettik ki kıç kıça, cinsel organ cinsel organa yolculuğumuzu yapalım, sıkıntı katsayısını yükseltelim. işte sayın okuyucu, zamanında "boşverin lan, kim gitcek şimdi okula" diyerek arkadaşlarını sınav öncesi gaza getirmek ve sınava girmekten caydırmak isteyen bu insanevladı şu anda akılsız başın cezasını çekmekte. gerçi kimi kandırıyorum? şimdi 1. sınıfta olsam yine aynı yatışı yaparım, yine aynı sallamasyon libadiye hayatıma geri dönerim. şu 24 senelik hayatımda eğer bir şey öğrendimse o da insanoğlunun sırf "evet böyle yapayım bundan sonra" dediği için şıp diye değişemediğidir. isyanım var yahu, ben niye özenle gün be gün tutulmuş boy boy defterlere sahip, sınavlarına çalışmaya 2 hafta nceden başlayan, sınıftaki insanların gelip sınav öncesi ders notlarını istedikleri, sınav sırasında kopya istenen, sınav sonrasında "2. sorudaki integrali nasıl aldın? haa ben öyle yapmadım, tüh, gitt 15 puan" diye sorular sordukları o ulvi insanlardan değildim yahu? hayat işte, kimini oraya kimini buraya savuruyor.

beni de şu an 'istasyon - çarşı' minibüsüne savurduğu gibi. camdan çocukluk arkadaşım Metin'in arabanın arkasına doğru süzüldüğünü görüyorum, arka kapıdan arabaya biniyor metin. yahu önden binse ne güzel konuşurdum, ama arkada kaldı herif, kalkıp yanına mı gideyim maymun gibi, el mi sallayayım 2 metreden? o da beni gördü de bunları düşünmüyorsa ne olayım. hayat ne garip lan, selamlaşamadık kaç yıllık arkadaşımla. hoş rahat bir 5 senedir de görmüyorum, ne skime yarıycaksa selam melam. ben olmuşum selam.

imalat tekniği vizesi iyiydi ama, bi 50-60 gelir ondan. Metin'in fotosu ise yok, yerine ayna grubundan Cemil'in fotosunu koyuyorum, aklıma geliverdi bir anda. postu kaplayacak, blogu ele geçirecek diye korkup yazımı bitiriyorum. O büyük bir güç, durdurulmalı, Cemil durdurulmalı.

bu ne be!

Read more...

''Dünden bugüne Basketbol'' gibisinden...

biz, 80lerin 2. yarısında bebe, 90larda ise çocuktuk ey okuyucu. Murat Murahtanoğlu'ydu abimiz, İsmet Badem'di babamız, Ali Özsoy'du amcamız, Mehmet Baturalp'ti dedemiz. Kaan Kural tığ gibi delikanlıydı, Amerika'dan yollardı haberleri.

Hüsnü Çakırgillerle başladık ilk. te tribüne çıkardı, sen ''aaa hüsnü!'' derken 3lüğü gönderirdi te ordan. bizim tabirimizle ''deliksiz'' sokardı. dışarıdan attığı için geçersiz olurdu basketi. o dereceydi uzaktan şutları. Aliço vardı, basketbolumuzun Müjdat Yetkiner'i. Lütfü Arıboğan'lar, Erman Kunter'ler. Levent Topsakal vardı, ki topsakallıydı zaman zaman. point guardın hasıydı, yer yer sakardı. titrekti biraz, ama bilirdi işi. Orhun Ene'ler ondan öğrendi raconu. peki ya kel pegasus Harun'un gençliği? hey gidi hey. Tamer Oyguç vardı, kıllı ve terli bir adamdı. arada bi iyi işler ederdi. Naumoski vardı, namı değer Petze. herkes bayılırdı, sevmezdim ben keratayı. 30sanlik hücumun 25 saniyesinde top hep ondaydı, top onundu sanırım. İzmir'deki bir bir Tuborg maçı sonrası herkes hayranlarıyla cankuş iken o korumalar eşliğinde çıkmıştı salondan, kalbimiz kırılmıştı. saldırdık puşta, yedik polisten kalkanı kafamıza.
Pete Williams ve Larry Richard vardı, daha da eskiydi onlar. ama eskimediler bir türlü. hele de Pete.
Erdal Koşan saçma bir turnikeye girer, bloğu yerdi Rashard Griffith'ten. top çember civarında ise hep Dallas Comegys'de kalırdı. Dallas dışarıdaki İbo'yu görürdü. hücum süresi dolarken saçma bir atış yapardı İbo. ya deliksiz girerdi yada panyadan dönerdi. Dallas alırdı ribaundu tabiiki, tekrar dışarı çıkarırdı. ve top Henry Turner'a gelirdi. inceden bir crossover ile belini kırardı Steven Rogers'ın. Samir Avdiç ve Griffith'in üzerinden uçarak geçer, ağzıyla vururdu smacı. ve işin ilginci şu ki, sıra Tofaş hücumuna geldiğinde roller değişirdi busefer. o derece kaliteliydi takımlar. Mrsic, Netaş'taki yetenekli boşnak çocuktu, Elvir Baliç gibi.
rahmetli Conrad vardı, eskitti nekadar çember varsa. Alsancak'ta yapardı smacı, çemberin sesi Tepecik'e gelirdi.

en dandik takım dediğin Meysu'da bi Tunji Awojobi vardı, kral adamdı. Kombassan Konya'daki Jeff Sanders'a ne demeli? Karşıyaka'daki Robinson zaten tam bir baş belasıydı, Fener kaptı daha sonra.
Daçka'nın Ansley ve Strothers'ı gibi ikili kaç takımda vardı avrupada? yılların Chris Jackson'ı, Mahmoud Abdul-Rauf geldi Fener'e de adamdan son saniyede 4lük atış istediler. 3lük basket ve de faul yaptıracakmış adam. kaçmaz mı o takımdan?
sokak basketbolunun efsanesi geldi Galatasaray'a. Lloyd Daniels'dı adı, saçları da yoktu, kaşları da. bi maç 40 falan attı, birkaç da 30, kaçtı sonra. Mehmet Okur o dönem Dimitar Berbatov misali tek kaşlıydı, Oyak Röno'da. Zaza'ydı alemin kralı o ara, Sevda Demirel'i götürdü sonra!

Ricky Winslow'lar, David Rivers'lar, Richard Scott'lar, Kevin Rankin'ler, Kevin Thompson'lar, Kenny Miller'lar, dünyanın en enteresan oyuncusu Mirko Milicevic ve daha neler neler. şimdikilere bakıyorum da, öffff!
avrupa da apayrı bir olaydı. Fucka'lar, Myers'ler, Wilkins'ler, Iuzzolino'lar, Mustaf'lar, Savic'ler, Bonato'lar, Rebreca'lar Karnisovas'lar fink atardı o zamanlar. Efes ve de daha sonra diğer takımlarımız sayesinde gördük baya.
tokatlamışlığımız da çoktur evelallah!

NBA ise bambaşka bir dünyaydı. şimdiki çok bilmiş basketbol tutkunu bebelere bakıyorum da, hangisi bir Isiah Thomas, Charles Barkley, Hakeem, Magic-Kareem, Stockton-Malone, Chris Mullin, Ewing, Kevin Johnson, Amiral Robinson, Drexler, James Worthy, Kenny Smith, Payton-Kemp, Mookie Blayloack, Tyrone Bogues, Sam Perkins, Steve Smith, Robert Parish, Elden Campbell ve bunlar kadar değerli onlarca oyuncuyu nerden bilirler ki? bilseler de ancak bazılarının emektar hallerini yada hiç seyretmediklerinin youtube kliplerini.
o youtubeda çok bok attıkları Grant Hill, Penny Hardaway, Shaq, Alonzo Mourning gibi adamların taze zamanlarını gördüler mi hiç?
Jordan-Pippen-Rodman üçlüsünü saymıyorum...

neti sınırsıza çevirince youtube'a girdim, çıkamadım bir türlü. sırf 80ler sonu ve 90lar dönemi ile alakalı videolar izledim haftalarca. siz Kobe'yi, Wade'i, Iverson'ı ilah yapın bre deyyuslar. verin bana maç boyunca 50 şut şansı, 15ini yazayım. 30 sayı olsun ortalamam. onca kelek uzunun arasından gireyim, pivota vereyim topu, atsın. 10 küsür asist de öyle yapayım. al sana kral! bu aralar tekrar gaza geldim basketbol konusunda. açtım geçenlerde NBA tv'yi. Dallas - San Antonio maçına rastladım. ki kaliteli sayılabilecek 2 takım. içim sıkıldı resmen. sonra Golden State - Clippers maçına denkgeldim. bir eski Daruşşafaka - Meysu maçı çok daha zevkli olurdu benim için. ‘’bunebe’’ dedim içimden.
Sonra bir haber duydum; LeBron James maç esnasında serbest atış çizgisinden sıçrayarak smaç yapmış, dünya ayağa kalkmış! öfff! Hay o çizgi batsın artık be! Julius Erving’den beri 30 küsür yıldır görmüyomu millet o çizgiden sıçrayanları?
son dönem de tek heyecanlandığım oyuncu da Vince Carter'dır, onu da belirteyim. hastayım sana Vince!

biz TRT'de Murat Murathanoğlu'nun sunduğu NBA Action'ı beklerdik çocukken, saatlerce ekran başında. yada bir maç denkgelirmi diye. Murat Murathanoğlu'nun orijinal şivesine hastaydık. Murat Kosova gibi 3 basketbol tabiri ezberleyip, ağız yavşatmıyordu aksan yapacam diye. eski kitapçılardan mecmua tarardık. sonra Fanatik Basket geldi, Ali Özsoy abimizin güzel yazıları, tanıtımları ile renklendi hayatımız. Fastbreak kovalardık her ay. heryerde satılmıyordu meret. Kobe'nin 40 yaşındaki Jordan'a yaptığı bir bloğu (ki gayet normal bir olaydır) kesip, biçip, internet alemine 'Jordan'dan daha büyük' diye koyan nesledir bu laflarımın alayı. bir zaman makinam olsa da, şu LeBron, Kobe gibi adamları şu bahsettiğim dönemlere bir götürsem, koysam 2 maça. Mesela, Bad Boys lakaplı Pistons karşısına. nice olurdu halleri? ağızlarına kaç tokat yerlerdi?

benim neslim çok şanslı sevgili okur. acıyorum şimdiki bebelere!


dipnot: bu yazıda, adını yazmayı unuttuğum, üşendiğim birton oyuncudan özürlerimi diler, ellerinden öperim. ayrıca dönemleri de karmançorman ele aldığımı da belirtmek isterim...


ekleme; Lindsay henüz çocuk yıldızdı o dönemlerde! canım benim!

Read more...

Porno

16.11.08

başta şunu belirtmemde fayda var; 'porno' kelimesini görüp de ''ay ne pis'' deyip sayfayı kapatan, ortamlarda muhabbeti döndüğünde ''işim olmaz'' tarzında olaya çekinik kalan, o muhabbeti edenlere tepeden bakma tribi çeken, içinden ''bunlar da ne abazaymış'' diyomuş şeklini alan tiplerin hastasıyım. bunların bir de ''çok çapkınım, sürekli sex yapıyorum birileriyle, pornoya ihtiyacım yok'' gibisinden konuşan 'komedi dans 1lisi' modelleri de mevcuttur. onlarınsa fanıyım!

70 milyar dolar hacminde, legal bir sektörü bukadar aşağılamak, yok saymak, ucuzca bulmak hiçkimsenin hakkı değil. hele bir de google'a en çok 'porno' kelimesini yazan 2. ülkenin vatandaşı isen, sen de gelip muhabbete katılacaksın, ''abi Aubrey Addams'ın gözleri inceden şehla, ama hatun çok iyi be'' gibisinden takviyelerde bulunacaksın. geçen ay gittiğim, üniversiteden eski bir kız arkadaşımın düğününde elde bira takılırken de açıldı bu konu. ve 4 yıllık okul hayatı boyunca hiç ısınamadığım, muhabbetim olmayan bir çocuk ''abi ben de Riley Mason'a hastayım'' diyerekten muhabbete katıldı. pek bir sevdim keratayı, pornocunun kralı çıktı. Sonuçta su içmek kadar doğal bir ihtiyaçtır lan bu, rahat olun şu adam gibi!
he ''ben hiç google'a 'porno' yazmadım, yazan günde 500 kere yazıyodur'' diye işin içinden sıyrılmaya çalışmak ise seni çok daha zor duruma düşürebilir ortamda. bu google olayı sadece sembolik ve de bu işe yeni başlayanların eseri. demekki senin aklında en az 3-5 tane link zaten yer etmiş ki, google'a başvurmuyorsun. kişi kendinden bilir işi! (ben, benden bildim)

olayı ekranın diğer tarafından ele almak ise sanıldığı kadar kolay bir husus değil. ''hem para veriyosun, hem de hatunun kralını götürüyosun olm'' lafı ise Nirvana'nın besteleri kadar düz mantık. (ohh, Cobain'e de geçirdim!)
ben de bir dönem bunun tribine girdim. fakat düşüncelerim ''ulen bizim götü de milyar kişi görecek'' noktasında kitlendi.

bir Vizontele varsayımı;

- Lexi Belle de bizi görecek miiiii?

mümkünse görme Lexiciğim. sonuçta bu yapımlar, Hugh Grant romantik-komedi'si gibi elde kahve, suratta tatlı tebessüm ile izlenen şeyler değil. ayrıca ben sağ gözüm seğirirken çok çirkin olurum!

bir de ''bu oyuncular, bu sektöre nasıl düştü?'' şeklinde düşünürüm arada. ama Sarah Palin'e bir film için teklif edilen 2 milyon doları duyunca, yüklemin 'düşmek' değil, 'çıkmak' olabileceğini de düşünür oldum son dönemde. kadının da tek şartı ''kocam da oynasın'' olmuş. ona da 100bin dolar vereceklermiş. demek ki bazı durumlarda, kadın erkekten daha üstün! ama bütün porno kızları da bu meblaları alacak değil ya. 3 kuruşa yapanlar da vardır eminim.
geçenlerde bir bayan futbolcu yükseldi bu sektöre. açıklaması da ''ekmek parası'' olmuş. ve işin ilginci şu ki, onun gibi zibilyon tanesi zaten vardı bu sektörde. tip klasik pornocu zaten. yarısı birbirinin aynı tipler zaten.
nasıl kafalıyolar bunları, gerçekten çok merak ettiğim bir husus. nerden buluyorlar? nasıl açıyorlar mevzuyu? yada ''biz seni pornoda oynatmak istiyoruz, karşılığında 100bin dolar'' cümlesinden sonra kızın şoka girip ''oha 100bin mi, olabilir'' lafından sonra hatunun şoku geçmeden apar topar sete götürüp filmi mi çekiyorlar? bana biraz da böyle olabilir gibi geliyor. kız şoku atlattıktan sonra nekadar üzülse de ''lan bunun biri de aynı bok, bini de. oldu artık bikere'' mantığıyla bunu meslek haline getiriyor falan.varsayımlarımdan birisi bu.
''bir zorlama olabilir mi?'' diye düşünüyorum bazen de. busefer de acıklı bir hal alıyor bu durum benim için. üzülüyor insan hallerine. yitik, bitik bir hayat olarak bakıyor insan. film 'yaprak dökümü' oluveriyor bir anda. keyfi kaçıyor insanın. peçeteler gözyaşı için kullanılıyor bu durumlarda.
bazen de diyorsun ki, ''kızım, bu güzellikle başka bir meslek bulamadın mı? vasfın olmasa bile güzel bir iş verirlerdi sana''. hoşlandığında, yanına gidip açılmaktan çekineceğin, ''ben okulum bitmeden kimseyle çıkmam, babam duyarsa öldürür, he niyetin ciddiyse gel iste, bir söz yaparız aramızda'' cevabı verebilitesi yüksek hatun modelleri dolu. yakıştıramıyor insan. düşünüyor insan, ''bunların içinde de orospuluk var galiba'' diye. ama onlar bize, bunun sadece bir iş olduğunu, birçoğunun gayet normal insanlar olduğunu, herşeyin profesyonel şartlarda yapıldığını söylüyor.bir ağabeyim, seyrettiği porno ödülleri gecesinde ödül alan kızcağazın sevincini ailesiyle paylaştığını ve hatta ailesinin ‘’kızımızla gurur duyuyoruz’’ açıklamaları yaptığını söylemişti. kanım dondu resmen! hadi razı geldin, ne seyrediyon kızını?

zamanında Madison Young'ı gördüğümde ''ah be kızım, neden bu yola düştün, hadi bu yoldan vazgeç de senle ıssız biyerde mutlu olalım'' demiştim içimden, kıza inceden aşık olup. şuanda memesine mum damlatıyorsun, ''bana mısın?'' demiyor. fetiş ortamlara girince aramız bozuldu tabi, işim olmaz artık.
şuanda da var, içimden bu lafları ettirecek kadar, zaman zaman godoş olabilitemi arttıran, o sektöre hiç mi hiç yakıştıramadığım dünya tatlısı tipler.

ama talebim bu tiplere yönelik olunca da arzı bizzat ben ve benim gibi naif düşünenler yaratıyor. ve nice bakmaya kıyamayacağın modeller düşüyor bu camiaya. ''ulan ben ne it bir adamım, herşey benim bokuma'' dedim en son, azad ettim bu tipleri, artık tövbe!




açacaksın bir Sandra Romain filmi, vurcaklar kırbacı! he sıkıldın mı? Katja Kassin ile devam edeceksin. bulaşmayacaksın tüyü bitmemiş yetime, günahı boynuna almayacaksın!





Ron Jeremy üstadımız da eminim ki katılıyordur bu dediklerime. sonsuz sevgilerimi yolluyorum ona da!

babamın da selamı var Ron abiii!


dipnot: e Lindsay'den de birşeyler bekliyoruz. şöyle amatör mamatör, sansasyonel. üzüle üzüle de olsa izleyeceğimiz birşeyler. genre önemli değil kesinlikle!

Read more...

Meydın

okhy Nasreddin Hoca folklörümüzdür demiş, ben asıl folklörümüzü açıklıyorum o zaman: IRON MAIDEN! var mı ötesi? Iron Maiden' ı her millet sever, kabul, öyle sevimli öyle zararsızdırlar, onca yıl boyunca X Factor albümü dışında tarzlarının dışına bile çıkmamış, öyle tayt metale sadık adamdırlar. ama yurdumuzda ayrı bir saygı sevgi görür Maiden, halk pazarlarında t-shirtleri satılır (ki tinerci bile böylece Iron Maiden kavramıyla tanışmış olur), konserleri dolar taşar, herkesi onu çok sever, ve en önemlisi onu dinlemeyenler tarafından bile saygı görür. bu son cümle önemli bakınız, yurdum metalcisinin geleneksel ve kişisel müzik keşfetme tarihçesinin önemli bir bölümünü oluşturur iron maiden. bu enfes tarihin içinden (ki bu başlı başına bir post konusudur, buna değinmek lazım ilerde) bir bölümü aşağıda veriyorum.

1- herifçioğlu Bon Jovi, Haluk Levent falan dinlemektedir, ergendir, duygusaldır, arayışını kutsal bulmaktadır. arayışı ise kendini tripten tribe vurabileceği slow şarkılar veya dünyaya olan nefretini kusabileceği aşırı ritmik ve agresif parçalardır bu arada.

2 - işte bu noktada bir kaç isim vardır ki değişmez! Metallica ile tanışılır, ''Nothing Else Matters
'' ile hüzünlere gark olunur, Slayer' a, Korn' a falan dalınır ve şüphesiz ki ardından Iron Maiden'a bulaşılır.

3 - "Fear of the Dark" bu noktada kilit parçadır, uyandiriyim.

4 - kişioğlu açılmaya başlar, hüznünü daha iskandinav taraflarla doyurmaya çalışır, bir diğer taraftan ise death metal' e, black metal' e falan bile bulaşabilir. arkadaş çevresi napıyorsa o tarafa kayar işte.

5 - fakat Iron Maiden' a nooldu? o artık bilumum muhabbetlerde "abi Maiden da baba gruptur haa" cümlelerine meze olacak, fakat cdleri mp3leri bir kere olsun açılıp dinlenmeyecektir.

bu ilerleyiş bazen sekteye uğrayabilir, evrim süreci içinde ayrıksı dallar ortaya çıkabilir. mesela tayt metali hala kalplerinde taşıyan, yaşı 30 a gelse de hala Iron Maiden, Saxon' dan falan başka grup dinlemeyen insanlar vardır. tayt metal i büyük bir şevkle savunur bu adamlar, hatta bir ara kale gibi bir dergileri bile vardı: Köprüaltı Şebek Fanzin.

yandaki fotoda da görüldüğü üzere ingiliz heavy metali ağırlıklı bir dergiydi şebek köprüaltı fanzin, ve ergenlik çağımın önemli değerlerinden biriydi. 90ların son dönemlerini görmüş çoğu rocksever genci Iron Maiden'cı yapan dergi ahanda budur. içindeki yazarlar özel seçilmiş sayarak verilmiş gibiydiler. Aptülika vardı, black metal yazan Şanver diye bi tip vardı, sürekli Iron Maiden yazan at kuyruklu elektrikçi tipli bir insan vardı. acaip bir dergiydi. bu bir avuç insan türk metal tarihinin dinamiklerini yerinden oynatmıştır, Stratovarius gibi iğrenç ötesi grupları bile ne çıkartmışlardır. zaten örnek olarak aldığım şu kapaktan insanların zamanında nasıl zehirlendiği anlaşılabilir: Satanic Verses, Nazareth, klasik olarak her ay yazılan Iron Maiden yazıları. hafızam kuvvetli olsa her ay Iron Maiden hakkında tekrara düşmeden ne yazabildiklerini de buraya yazardım, ama bu büyük başarının ayrıntısını hatırlayamıyorum şu anda.


neyse Iron Maiden' a geri dönelim. peki yurdum insanı Maiden' ı
nasıl bu kadar sevdi de halk pazarlarına kadar düştü, insan arasına karışabildi? müziğinden değil heralde, gıydıdı gıydıdı yıllardır süregelen iron maiden müziği her zaman aynıydı, yeni keşfedilmiş olması mantıksız. ilk nedenin eddie olduğunu düşünüyorum, yani şu albüm kapaklarındaki yaratık. insanlara garip geldi herhal, bir hoş seda geldi. bakınız zombi gibi birşey. bir de başta da bahsetmiştim, ''Fear of the Dark'' faktörü var, "i'm the man who walk alone" şekline başlayan o ulvi eserden. hangimizin kanı kaynamadı ki ergenken bu feci şarkıdan? bu şarkıyı dinlerken aşk acısını buna yaslayanları bilirim, hey gidi hey.

Iron Maiden folklörümüz evet, hala konserlerde zıplıyorlar, dave ve nicko bir oraya bir buraya koşturuyor falan. efendi adamlardır ama, enselerine vursak gık demezler. bu yönden de saygı toplarlar. bir de Steve Harris çok kıllıdır, nasıl ingiliz lan bu.

böyle bir araştırmaya girmekten dolayı çok mutluyum şu anda, sanki pisagorun bilmemkaç bilinmeyenli denklemine sosyolojik açıdan bir tez yazmışımcasına. o da nasıl oluyosa, öyleyim işte. yazıyı yazarken Maiden dinleyeyim dedim ama pcden silmişim. o da benim kusurum olsun.

ahanda Lindsay Lohan bile Iron Maiden'cı olmuş. yerim.

Read more...

Nasred Dean

iddaa ediyorum ki; Nasreddin Hoca eşeğe 'popülarite' için ters bindi. ozamanlar için gayet aykırı bir davranış biçimi. dikkat çekmenin kolay yollarından birisi. sırf birisinden gelecek ''hoca ne yapıyon, manyak mısın?'' lafına ''ya tutarsa?'' gibisinden bir laf koymak amaçlı çaldı yoğurdu göle. gerçi ben bile daha güzel bir cevap çakardım, o ayrı (bkz: ''sordukmu tarrağım'') ve nedense O'nun soktuğu lafa hiçbir cevap gelmez karşı taraftan. komşusuna ''ipe un serecez'' yalanını sallayacak kadar yüzsüz bir adam ayrıca.


bir diyaog;

- hocam, dün gece sizin evden ses geldi. hayırdır?
- cübbe düştü.
- yapma hocam, cübbe okadar ses çıkarır mı?
- içinde ben de vardım!

eee? bu ne be!

he bir de şu olay var tabiiki; buna şahit olan 3. kişi mi olayı ölümsüzleştirmiş, yoksa komşu mu? ayrıca, amaç nedir? ozamanın mizah anlayışı bukadar kötü müydü? bizim bu mevzulardan almamız gereken birşey mi var? daha evel de değindiğim gibi; bu olayın bir devamı yok mu?

bu da benden olsun;

- okhy, dün gece sizin evden ses geldi hacı. hayırdır?
- kalite düştü!
- olm bizi mi sikiyon, öyle ses gelir mi?
- içinde Nasreddin Hoca da vardı!

eminim o dönemde bu adamdan çok daha komik, çok daha orijinal, çok daha dolu birton adam vardı. kendi atalarımın alayının bu şekilde olduğunu düşünüyorum. ama eşeğe ters binen Nasreddin oldu işte. benim arkadaş ortamımda olsaydı eğer, ''öff nasreddin, bi sus'' cevabını bolca yerdi eminim ki. hani böyle her dakka bi espri yapayım diye hazırkıta bekleyen civelek tipler vardır ya. sen espriyi duyduktan sonra ters ters bunun suratına bakarken, onun suratında ise bu esprinin gururundan oluşan bir eblemeyi görürsün. ağzının orta yerine çakasın gelir. birazcık böyledir Nasreddin.

bugüne uyarlaması da şu aşağıdaki gibi olabilir kanımca;

- Nasreddin, olm dün sizin evden ses geldi, ne iş?
- cübbe düştü.
- olm adam gibi cevap ver, sikecem belanı. sabah sabah zerre çekemem seni.
- abi ne kızıyon ya, ben düştüm. abi buara bana karşı neden böylesiniz?
-öff nasreddin, bi git, bıtbıtbıt. (Nasreddine sırtı dönüp, gidilir)

demekki o yadırgadığımız, kalbini kırmak zorunda kaldığımız arkadaşlarımızın, yüzyıllar sonra heykelinin dikilebilitesi mevcut. bizi ise öldükten 20 yıl sonra unuturlar. hay ırzını, adaletini...

- Nasreddin, olm dün sizin evden ses geldi, cübbe mi düştü? zuhahhahha!
- .......... (boyun bükük, kıraathanenin önünden geçer.)

şuanda beni görüyor ise, eminim ki kıs kıs gülüp ''bak sen şu yeni bitme blogger'a. senin güttüğün koyun kadar, benim bilimum çobanla 'one night stand' yapmışlığım var!'' demek aklına gelmiyordur. ama bana sokacak bir cevabı vardır kesinlikle herzaman. ama yine alır aynı şekilde cevabını. susup, kenara not alıp da taşımam bir sonraki nesillere!


herşeye rağmen Nareddin Hoca folklörümüzdür! Nasreddin Hoca'yı sevelim, sayalım, yaşatalım!

Read more...

  © Blogger templates Newspaper by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP